28 Nisan 2019 Pazar

İZNİK ULTRA MARATONU ( NARLICA PARKURU 55K)

Skywards...Gökyüzüne doğru...
Sanki dağların çağrısı gibiydi bir zamanlar kulağımdan tınısı hiç eksik olmayan Terje Rypdal'ın Skywards albümündeki aynı adlı parçası. Aniden bir zil sesiyle başlayan müzik ilk başta irkilmenize neden olur, hemen ardından gelen güçlü trompet ve elektro gitarın ustaca yorumu ile birden ruh durumunuz değişir. Fondaki hızlı ve güçlü davulun ritmi ile sona doğru bazıları için kulağa hiç alışılmadık gelen ezgilerle biter. Ezgiler kulağıma dolarken hava alanındaydım, müziğin tınısı ile hem huzur buluyor hem de hafta sonu olup bitecekleri düşünüyordum. Eğer gerçekten  Terje'nin başka bir albümünün adı gibi "Dağlar  şarkı söyleyebilseydi" (If Mountains Could Sing) acaba bana bu hafta sonu ne söylerlerdi diye çok merak ediyordum. İşte bunu öğrenmek için az sonra İznik'e, gökyüzüne doğru yola çıkacaktım...

Dileyenler bu noktadan sonra yarış başlığından devam edebilirler.

Yolculuk.
Yeni arkadaş da
edindiğimiz doğrudur.
Önde Gözde,
arkada sağda Alper.
İznik'e gitmek için uçak yolculuğunu tercih ettim zira Ankara'ya kara yolu ile çok uzak bir mesafede olmamasına rağmen dönüş yolunda araba kullanmak zorunda kalma düşüncesi ya da otobüste hareketsiz uzun süre oturma fikri beni baştan çok germişti. Aslında sanırım çoğu kişi Ankara-Bursa arası uçak seferlerini pek bilmiyor. Belki yeni başlamış da olabilir ama nedense benim ilk aklıma gelen şeydi ve gidiş dönüş çok çok hesaplı bir fiyata bilet bulunca tercihi bu yönde kullandım. İznik hava alanı daha çok İznik tarafına yakın. Yaklaşık 25 km. Hava alanına inince İznik yönüne giden bir otobüs ya da yer hizmeti yok. Taksilerin yaklaşık 90-100TL gibi bir ücret karşılığında sizi İznik'e bırakmasını sağlayabilirsiniz. Hatta bizim gibi yeni arkadaşlar ile tanışıp İznik'e taksi ile birlikte giderek masrafı paylaşabilirsiniz. Bir diğer alternatif ise Hava alanına on dakika mesafede olan Yenişehir'e gidip oradan saat başı kalkan minibüsler ile İznik'e gidebilirsiniz.

Konaklama.
Bu konuda gerçekten erken davranmakta fayda var zira otel sayısı az ve bu organizasyon için gelenlerin sayısı ile İznik'e hafta sonu için gelenleri hesaba kattığınızda konaklama için yer bulmakta zorlanabilirsiniz. Ya da yarış başlangıç-varış noktasına daha uzak yerlerde konaklamak zorunda kalabilirsiniz.

Kayıt...
İznik'e Cuma öğlenden sonra vardık ve taksiden iner inmez kayıt alanına geçerek hem zorunlu malzemeler hazır yanımızda iken kayıt işini aradan çıkarmak istedik hem de otelin fuar alanına uzaklığı nedeni ile aynı yolu bir kez daha yürümek istemedik. Saat yaklaşık 14:00 gibiydi ve kayıt alanında çok fazla bir kalabalık yoktu. Artık dağ maratonlarının fuar alanlarında görmeye alışık olduğum stantlar, marka ve yarışçılarını hemen fark etmeye başlamıştım. Belediye önündeki güzel organize olmuş ekip, ne yapmanız gerektiğini gösterir tabela ve bilgilendirme notları sayesinde benim gibi bu yarışa ilk defa katılanlar için bile hızla olaya adapte olmanız sağlanmıştı.Önce bir form dolduruyor ardından da zorunlu malzeme kontrolüne geçiyordunuz. Kısa bir beklemenin ardından malzeme kontrolüne varmadan önce arkadaşlarla karşılaştım ve sıkı bir kontrol yapıldığından hatta malzemelere tek tek bakıldığından bahsettiler. Aslına bakarsanız Bu tür uygulamalar bize sinir bozucu gibi geliyor ama bunu çok merkezli düşünmekte fayda var. Bu malzemeler hakikaten yılların tecrübeleri sonucunda böyle bir işe kalkıştığınızda başınıza gelebilecek şeyleri önlemek, en azından sizin sağlığınızı size yardım gelinceye kadar idare etmenizi sağlayacak malzemeleri içeriyor. Ben bu tür sıkı denetimleri kesinlikle doğru buluyor ve onaylıyorum. Ve organizasyona bu konuda taviz vermediği için teşekkür ediyorum. Her şeyden önce bu uygulamayı organizasyonu yapmaya çalışan ekibin, herkesin sağlığını en üst düzeyde düşündüklerini gösteren güzel bir uygulama olarak değerlendiriyorum. Hangi parkura katılacağınıza göre önceden hazırlanmış standart malzeme listesindeki malzemeler tek tek incelendi ve onaylandı. Bu konuda bazı arkadaşlarımız üç dört kez eksik malzemeleri için gidip gelmek zorunda bile kaldı. Takdir etmekle birlikte kendi aramızda "abarttılar artık" şakasını bile yaptık ama bunda ne kadar haklı olduklarını ertesi gün görecektik.

Malzeme...

Henüz dağ maratonlarında yeni olduğum için çok çeşitli malzemelerim yok. Bu nedenle yarış öncesi fuar alanlarını biraz da malzeme çeşidini arttırabilmek için fırsat olarak görüyorum. Zira çok olmasa da bazı ürünlerde indirimler olabiliyor ve başka zaman ayırmak istemediğiniz kaynağı o anda ayırabiliyorsunuz. Ben de böyle yaptım ve Salomon S/Lab Sense 6 SG ve Salomon Bonatti Pro WP JKT yağmurluk aldım. Her iki ürüne de o yarış için ihtiyacım olduğunu düşünmüyordum ama sürekli hava durumu konusunda yapılan ya da yapılamayan tahmin demek daha doğru beni dağ başında hazırlıksız yakalanmak konusunda tedirgin ediyordu. 
Ayakkabıyı alırken karar vermem kolay oldu ancak yağmurluk için Aykut Çelikbaş'tan yardım almam gerekti. Avrupa'daki bazı yarışlarda kullandığınız malzemenin teknik kalitesi bile önemli ve o teknik özelliği karşılamayan bir ürün ile parkura çıkmanıza izin verilmiyor. Örneğin UTMB'de parkurlar için minimum 10000 Schmerber'lik su ve rüzgar geçirmezliğe sahip ürünler tavsiye ediliyor. Bir sonraki hedeflerimden biri olan yurt dışı bir yarış için en az bu özelliğe sahip bir ürün almayı zaten düşünüyordum ve aldım. Ayakkabıyı yarış sırasında kullanmadım ama yağmurluğu yeni malzemeyi yarışta deneme mottosuna rağmen denedim. Ayakkabı ile ilgili gözlemlerimi belki bir sonraki yarış raporunda yazarım. Yağmurluk ise gerçek anlamda hakkını verdi diyebilirim. Sanki uzun süredir giymişim de benimmiş hissinin yanında, yağmur ve su geçirmezlik konusunda benden tam not aldı. Sırt kısmındaki özel kesimi ile yarış sırasında değişen hava şartlarına göre direkt çanta üzerinden de giyilebiliyor. Başta ince görüntüsü ile acaba iş görür mü dedirtiyor ancak bu özelliği 194 gr'lık ağırlığıyla önemli bir avantaja dönüşüyor. Su geçirmez fermuar sistemi, su geçirmez cep sistemi de diğer avantajları. Ürünün detaylı incelemesi için şu videoyu izleyebilirsiniz.


Önde zeytin ağaçları, arkasında yar.
Bedri Rahmi Eyüboğlu (Sitem)
Kayıt bittikten sonra tişörtlerimizi almak için yaklaşık beş yüz metre ilerideki ortaokula kadar gittik. Bu sırada etrafta çini işiyle uğraşan ve satan dükkanların da önünden geçip etrafa bakabiliyorsunuz. Bu yol için o anda biraz söylendim açıkçası ama sevimli ortaokul öğrencilerinin bizi kapıda buyur etmesi ruhumu yumuşattı. Sanırım organizasyon ekibi çocukları da bu işin birer paydaşı yaparak geleceğe dair bir miras bırakmak istemişler. Pek de yerinde olmuş. Umarım herkes benim gibi düşünmüştür. Alınan tişörtler sonrası otele dönerken müthiş göl manzarası ile güneşi batırmak harika bir hava yarattı. 


Kayıt, tişört alımı, alış-verişler ve otel girişini de hallettikten sonra yeniden start alanına gelip az sonra başlayacak 160K'nın startını izledik. Dile kolay Cuma günü 19:00'da başlayan yarış neredeyse 15-20 saate yakın sürecek ve gece boyu koştuktan sonra ertesi gün bizlerle birlikte finish göreceklerdi. Başlangıçlarını görüp onlara desteğimizi sunduktan sonra kendi yarışıma odaklanmak ve malzemelerimi hazırlayıp dinlenebilmek için otele döndüm. 
Ertesi gün büyük bir gündü. Ama ne büyük...

Bu raporu çok da uzatmamak adına yarışa hazırlık dönemini, konaklama yerleri, yarış öncesi brifing ve parkur profili ve özelliklerini yazmayı pas geçiyorum. Yarışın strava kaydına bu linkten ( https://www.strava.com/activities/2304882490 ) ulaşabilirsiniz.



Yarış,
Sabah inanılmaz güzel bir havaya uyandık. Otelin kahvaltı salonundan müthiş manzaraya bakınca her şey iyi olacak diye düşünmeden edemiyor insan. 

Ayasofya Camii'nin önünde
köpeciklerin eşliğinde sabah fotosu.
Güzel bir kahvaltı sonrası yarış parkuruna gidebilmek için yola koyuldum. Ayasofya Camii'nin önünden, organizatörlerin belirttiği hareket saatinde kalkan minibüslere biniyorsunuz. Yolculuk yaklaşık yarım saat sürüyor. Sabah Ankyra ekibi ile birlikte doluştuğumuz minibüs bizi start alacağımız Narlıca ilçesine yarıştan yarım saat önce getirdi. Sabahın aksine yol boyu yağan yağmur biraz sonra başımıza geleceklerin habercisi gibiydi. Start öncesi bir köy kahvesine girdik. Bizden önce varmış kişilerin kimi kaslarını esnetiyor, kimi oturmuş zamanın gelmesini bekliyor, hava ve yol tahmini üzerine konuşmalar yapıyordu. Eminim köy kahvesinin bu hali sadece yılın bu zamanı ve bu günü böyledir. Sair zamanlarda kahve  önlerinde çayı, ellerinde gazetesi günün ölü zamanlarını geçirmekle meşgul orta yaş ve üzeri insanlarla doludur. Garip olan Narlıca'dan kimsenin olayı yadırgadığı yok. Sekiz yılda alışmış gibiler. Belki de sadece bana garip geldi.

Eyüp bir gazete ve köşesinde yazan yazıyı gösterdi. Ön sayfası müthiş, :) malum fotolar, kenarda altta bir söz. Oldukça felsefi. Hatırladığım kadarı ile  “ Varacağı noktaya en hızlı giden değil yavaş ve kararlı giden kazanır” diyordu söyleyen de adını hatırlamıyorum, doğru ise tarihteki ünlü felsefecilerden biri idi. O an güldük geçtik. Varış noktası için adeta motto olması gereken her şeyi barındırıyordu içinde. Yavaş git ama iyi git.
Soldan sağa: Eyüp, Ürün, Ahşan, Bekir, Ayla, Lütfi, Ben, Pelin.
Bu sene parkur başlangıcı Narlıca içinde kısa bir tur ile dar patika yollarına girmeden hemen önce sıkışmaları engellemek için biraz uzatılmış. Daha önce bu parkurda koşmadığımdan başta bu benim için hiçbir şey ifade etmiyordu. İlk aklıma takılan saate kaydettiğim rotada km ve parkur yönünü bulmamı ne kadar etkileyeceği idi. Yarış içinde bunun yüklü rotaya bir etkisinin olmadığını gördüm. Kısa bir ısınmadan sonra Ankyra SK ile start öncesi klasik başlangıç fotomuzu aldık. Bu yıl Ankyra SK ile özellikle 55K parkuruna güçlü ve oldukça fazla bir katılım gösterdik. Artık parkuru ağlatabilirdik. Hava açmış, yarış için start anonsları verilmeye başlamış ve müziğin sesi kulakları sağır edecek düzeye varmıştı. Yarıya yakını yeni koşucu olan yarış güzel bir coşkuyla başladı. Saatlere bastık ve yola koyulduk.

Başlangıç-Müşküle,
Yarış öncesinde hep duyarsınız parkur şöyle, parkur böyle ama ayaklarınız o parkura girmeden o yokuşu gözünüzle görmeden, o inişleri deneyimlemeden asla o parkurun sizin için ne ifade ettiğini bilemezsiniz. Ultramaraton parkurları doğası gereği bana insanın hayatında boyunca o ana kadar serebellar (kabaca denge ve motor beceriler merkezi diyebiliriz) yetenekleri ile ilgili ne kadar çok şey biriktirdiğini gördüğü ve hatırladığı imtihan alanı gibi geliyor. Siz unutmuş olsanız bile beyninize kazınmış bu serebellar yetenekler asla unutulmuyor. Eğer çok konservatif bir hayat yaşamış el bebek gül bebek büyümüşseniz son on yıldır koşuyor olsanız bile orda burda düşe kalka büyümüş, haylaz bir çocukluğu olmuş üç dört senedir koşan birinin size göre daha iyi bir el-kol göz-ayak koordinasyonu olup parkurda sizi yetenekleriyle zorlayabileceği bence aşikar. Tıpkı bisiklet sürmeyi öğrenip yıllarca binmeyen birinin ilk binişte hatırlaması gibi.
Parkurun başındaki bu uzatılmış alanı geçer geçmez doğaya karışacağımız hafif bir eğim ile başlayan ve zeytinlik tabir edilen yerlere geldik. Birden patika yollarına düşmüş olmakla birlikte baştaki bu parkur uzatma işinin ne kadar isabetli olduğunu anlamış oldum. Başta çok hızlı başladığımı düşünmüyordum ama önümde görece daha yavaş insanların olması sabırsızlanmama neden oldu. Bir iki açık alanda bir iki kişiyi daha geçince rahatça ilerlemeye başladım. Henüz daha yarışın başındaydık. Meşhur ip inişi ile inilen yere geldiğimizde parkurun darlığı, ıslaklığı, yerlere düşmüş ağaç, dal ve yapraklarının yarattığı kayganlığın etkisi ile önümdeki kişi sırt üstü düştü ve aşağıya doğru kaydı. Onun iyi olduğunu anlayınca ikinci iniş kısmında onu geçmem gerektiğini düşündüm ve pardon diyerek solundan yaklaştım ve bir anda ayağım kaydı. En az iki takla atarak ben de aşağı doğru kaydım ve bir ağaca çarpıp hızımın kesilmesi ile durabildim. Kaymam ile düşmem adeta bir oldu. Üç saniyelik bir iyi miyim değerlendirmesinden sonra sağ dizimden gelen acı dışında bir şey hissetmediğimi fark ettim. Çalıların arasından kendimi kurtarıp patikaya çıktım ve o an aklıma gelen ilk şey gazete de ki söz oldu. :) Sabah mesajı alamamıştım. Kendimi dikkatli olma ve serebellar yeteneklerime pek fazla da güvenmemem gerektiği konusunda telkin edip, yarışa devam ettim. Canım yanmıyordu ama düşmenin verdiği hafif gurur kırıklığı ve şanslı olma lüksü ile yola devam ettim.
Kısa bir süre sonra patika koşuları konusunda çok deneyimli olduklarını düşündüğüm Alper, Elena, Ata, Emre gibi isimlerin arkasında yer aldım. Ara ara geride, ara ara yanlarında pek de pace kaygısı olmadan sadece onları takip edebilecek şekilde koşmaya odaklandım. Artık daha çok parkura odaklanıyor hızı otomatik pilot gibi ekibe göre ayarlıyordum. Yarış öncesi strateji cut-off sürelerinin yarım saat daha altında kalacak şekilde kontrol noktalarını geçerek en en iyi tahminle yaklaşık 6.5 saat civarında bitirmekti. Yedi saatte biterse de iyi, yedi buçuk saatte de biterse iyi idi ama beyindeki çapa altı otuzda idi. 
Daha önceki yarışlarda yaptığımın aksine bu kez planı
numaranın üzerine yazmıştım. Yarış öncesi parkur değişiklikleri nedeni ile
ben de bu değişiklikleri karalayıp yeniden yazmam gerekti. Yarış sırasında
bu bana hatırlayamama olarak geri döndü.
Stratejiyi kabaca göğüs numarasına yazmıştım. 55K parkurunda Süleymaniye etabına karar toplam cut-off süresi organizasyonca 6 saat olarak verilmişti. Düşününce bu süre bana çok uzun geldi. Zira 90K ve 160K' cıların bile bu alanı yaklaşık 4 saatte geçmesi bekleniyordu. Ben de ikisinin ortasında bir ayarlama ile Müşküle'ye kadar olan alana 1.5 saat Müşküle-Süleymaniye arasına da 2.5 saatlik bir cut-off süresi belirledim. Amacımsa bu sürelerden daha iyi geçebilmeye çalışmaktı. Müşküle kontrol noktasına geldiğimde kontrol noktasını bir anda geçmiş bulundum. Hedefte burada beklemek vardı ama etrafta su veya bir destek noktasıymış gibi bir hava göremeyince hız kesmeden ve durmadan bu noktayı geçtim. Zaten su takviyesi yapmaya da ihtiyacım yoktu hatta fazla suyum bile vardı diyebilirim. Bu yarışta ayarlamayı beceremediğim noktalardan biri bu oldu. Havanın da etkisi ile olsa gerek yanımda hep içebileceğimden  daha fazla su taşımak zorunda kaldım. Su konusunda fazla tedbirli davrandım. Müşküle geçişi için başta belirlediğim süreden daha az bir zaman olan 01:15:43 ile geçtim.

Müşküle-Süleymaniye, 
Parkurun en zor kısmının benim için burası olacağını düşünüyordum. Genel itibari ile çıkış dominant bir alandı ve zorlanabilirim diyordum. Bu zorlu alanı beslenmeye önem vererek atlatabilmeye çalıştım. Yarış öncesi beslenme stratejisi için kontrol noktalarında katı beslenme (kraker, tuzlu fıstık, kek ve su takviyesi) ve kontrol noktalarının arasında jeller ile destek yapmayı planlamıştım. Müşküle sonrasında İlk jeli aldım ve düşüncem çıkışlar için de bir avantaj sağlayacaktı. Hakikaten de öyle oldu çoğu kısımda hız kesmeden koşarak çıkabilmeyi başardım. Çok sert bir iki alan dışında çıkışlar hafif de olsa koşu ağırlıklı geçti.  Çıkışlardan başka bir zorluk da hesapta olmayan yağmurdu. Müşküle çıkışından hemen sonra hafif hafif yağmur başladı. Başta yeni yağmurluğu giyip giymemekte kararsız kadım. Önümde giden Alper'e bakıyordum ve O hiç bir şey yokmuş gibi yoluna devam ediyordu. Ben de öyle yaptım ama sonra eğer ıslanırsam ve üşümeye başlarsam enerjimi bir de ısınmak için harcamak zorunda kalacağımı ve hipotermi başlarsa bunu durdurmanın daha zor olacağını düşündüm. Sınırlarımı bilmiyordum ve riske girmek istemedim. Yağmurluğu çantadan tek hamle ile çekip hızla üstüm başım yeterince ıslanmadan giydim. Hemen konfor sağladığını fark ettim. Daha iyi hissediyordum. Bu havada fazla ısınıp terleyerek su kaybetmeyeceğim ortadaydı bu nedenle sırtımda durmasının da sakıncası yoktu. Kısa bir süre sonra yağmur artmaya yollar da biraz daha kaygan ve yapışkan olmaya başladı. Sabırla ve acele etmeden bu kısmı hedeflediğim 2.5 saatin çok altında 01:10.19 de geçtim. Başta belirlediğim cut-off süresi korkum nedeni ile çok olmuş. Bu da parkurun belirsizliği ve acemilik işte. Süleymaniye kontrol noktasına varmadan kısa bir zaman önce son çıkışlarda Alper de gözden kaybolmuştu ve ben artık hızlı ekipten tamamen kopmuştum. Bundan sonrası benim için kendimle yarışacağım ve hızımı ayarlayacağım bir yarış olarak geçecekti. Tam bunu düşünürken Elena arkalardan gelip beni son çıkışlarda yakaladı. Kendime yeni bir destek noktası bulduğumu düşünerek Süleymaniye kontrol noktasına girdim. Ben ikmalleri yapıp bir şeyler atıştırana kadar Elena noktadan çıktı ve gitti. Bense henüz desteğimi alamamıştım. O ara Polat'ın "Abi senden önde olan yok muhtemelen birincisin, (sanırım yaş grubunu kastediyordu) en kötü yaş grubunda kürsüdesin sakın bırakma" sözlü desteğini duydum. Ne yalan söyleyeyim iyi geldi. Hemen çıkıp yola koyuldum ama çıkar çıkmaz yönü de işaretleri de göremedim ve 1-2 dk kadar zaman kaybettim sanırım. Uzun yarışlarda çok kafaya oynamıyorsanız bu küçük zaman kayıplarının inanın önemi yok. İşaretleri farketmemle birlikte asfalt olarak devam eden küçük bir ayrımla yeni bir yola girdim. Yağmura, çamura ve tırmanışlara rağmen bu etabı çok dinç bitirmiştim.

Süleymaniye-Derbent,
Tırmanış devam ediyordu ve yağmur yerini artık kara bırakmıştı. Evet yanlış okumadınız kar. Sadece kar olsa o da iyi. Rüzgar ile birlikte suratınıza suratınıza çarpan ve sizi üşüten bir kardan bahsediyorum. Belli ki yarışın en zor etabı burası olacaktı. Sabah içimi umutla dolduran güneşten eser yoktu. O an aklımda Süleymaniye-Derbent arasındaki tepe noktaya henüz çıkmamış olduğum ve eğer tepelerde böyle karlı ise en az bir saat kadar benzer bir havada koşacağım düşüncesi geldi. Havanın ağırlığı yetmezmiş gibi bir de parkurun çamuru başa bela olmaya başlamıştı. Yaklaşık on beş yirmi dakika sonra bacaklarımı hissetmediğimi far ettim. Sanki gövdem uzayda yüzüyormuş gibi bir koşu hissi yaşıyordum. Ara ara 160K'dan olduğunu düşündüğüm yolda durmuş üstüne  yağmurluk geçirmeye çalışan kişileri gördüm. Yüzüme çarpan karın soğuğundan korunmak için buffımı balaklava gibi suratıma geçirip yağmurluğun kapüşonunu iyice önüme çektim. İşte zorunlu malzemelerin neden gerektiği, belki de sizi hayata bağlayacak ekipmanlar olmasının önemi burada ortaya çıkıyor. Bir önceki gün sıkı kontrol olmasa belki çok kişi çok sıkıntı yaşayabilirdi. Benim de bu alanı geçmeme destek yeni aldığım yağmurluk oldu. Aksi halde yarışı bitirmem mümkün olamazdı. Bir süre sonra kar yüzünden gözlüğümü de çıkarmak zorunda kaldım çünkü artık soğuk nedeni ile buharlaşıyor ve bir şey göremiyordum. İşin en zor yanı da bu oldu. Benim gibi miyop olanlar için görüş mesafesinin düştüğü zamanda bir de işaret takip etmek, yeri kontrol etmek çok zor. Zaten kısa bir süre sonra ağırlaşan parkurda bastığım alanı net seçememekten ikinci kez düştüm. Ufak kirlenme ve sıyrıklarla atlattım ama o andan sonra bu alanı koşmaktan çok kaymak ile geçireceğimi anladım. Gariptir ki çok zorlanmama rağmen bu kısımda Elena'ya yeniden yaklaşmıştım. Çok rahatsız edici olmayan bir mesafeden onu takip ediyor, bastığı yerleri kendime referans alıyor ve hızımı ayarlamaya çalışıyordum. Başta çamurlu alanlara girme konusundaki tedirginliğim sayesinde kayboldu ve o giriyorsa ben de girebilirim diyerek ardından devam ediyordum. Kışın yaptığım kayaklar işte burada çok işe yaradı. Demiştim ya siz unutsanız bile serebellar sistem unutmuyor diye. Basit bir şekilde ayak atış ve basış şeklimi öne doğru atarak her adımda biraz olsun kaymayı ve hatta bundan yararlanmayı başardım. Buna yine yarış öncesinde Bekir hocam'dan iniş için taktik alırken göndermiş olduğu bir linkteki "arazinin her özelliğinden koşmak için yararlanabilirsiniz" cümlesi ilham kaynağı olmuştu. Gariptir sonrasında gerçekten zor olan bu kısım "en çok keyif aldım" dediğim yer oldu. Üstelik bitirmeyi beklediğim 2 saatlik dilimin altında 01:48:56'lık bir sürede geçtim ve Derbent'e vardım. 
Derbent'de kontrol noktasında bizi çorba ve pilav sürprizi karşıladı. Burası benim için iyi bir dinlenme noktası oldu çünkü yağan kar, kayan yol nedeni ile yorulmuş ve üşümeye başlamıştım. İki kase çorba bir tabak pilav ilaç gibi geldi. İçeride ikmalleri yapıp ısındıktan sonra fazla da oyalanmadan Derbent'ten de çıktım. Tüm kontrol noktalarındaki destekçilere, organizasyon ekibine ve gönüllülere teşekkür ediyorum. Onlar bu tür yarışların gizli kahramanları.

Derbent-Çamdibi,
Derbent'ten sonraki kısım ağırlıkla iniş olarak geçecekti. Toplamış olduğum enerji ve moral ile başladım. Kar durmuştu. Yağmur yoktu. Bu noktadan sonra 25K, 35K koşucularının da parkura dahil olması ile daha kalabalık bir grupla koştuk. Ara ara tanıdığım insanlarla da karşılaştık. Parkurun çamur ağırlığı başlarda devam ediyordu belki yarıya yakını böyle geçti. Yarıya yakını ise çamur ancak rahatsız edici olmayan bir şekildeydi. Derbent'e kadar kontrol noktalarının aralarında üç tane jel almıştım. Toplamda beş adet jel alacaktım ve her birinin üzerine hangi sıra ile alacağımı yazmıştım. 40. km'ye geldiğimde kafeinli sonuncu SİS jelini aldım. Kafeinliyi en sonda alacağımı bildiğimden artık jelim kalmadı diye düşündüm. İnişlere için destek oldu, enerji verdi. Bir ara Emre ile yeniden karşılaştık. Geriden gelip öndeki ekibi ucundan yakalamıştım. Bir süre birlikte gittik. İnişlerde iyi gidiyor ama düzde ve hafif çıkışlarda artık yorgunluk emareleri gösteriyordum.  45.km'de yorgunluğum arttı. Jelim bitti diye bildiğim için yanımdaki Züber'i yemeye başladım. Ne ara dört jel almıştım bir türlü kafam basmıyordu. Çamdibi'ne kadar enerjim sınırda yetti diyebilirim. İmdadıma eşimin telefonu yetişti. Varışa yaklaşık 10K kala "yaş grubunda birincisi sensin, yakın takipçin ile aranda yarım saat var, dilersen kendini zorlama" dedi. Ben de aynen öyle yaptım. Enerjim bitmişti ve sadece inişlerde hızlanmaya harcadım. O andan itibaren süreye ve geçişe odaklanmadan sadece yarışın biteceği zamanı düşünmeye başladım. Çamdibi'ne geldiğimde yine 2 saat civarında geçmeyi düşündüğüm kısmı 01:46:50 ile geçmiştim.

Çamdibi-Varış,
Çamdibi kontrol noktasına gelmeden öncesindeki son iniş oldukça sertti ve enerjimi iyice tüketmişti. Kontrol noktasına vardığımda karşılama ekibine "insan bu kadar mı acıkır kardeşim" dediğimi hatırlıyorum. Onlar da evlerine on günlük mesafeden yorgun ve aç gelmiş misafir gibi ne varsa önüme koydular. Hatta bir ara birilerinin "sarmadan da ye" diye ısrar eden sözlerini duydum. Üstüme başıma bakınırken birden kemerimde kalan son bir jel fark ettim. Demek sırayı kaçırmış ve birini almayı atlamıştım. Yarışlarda bu tür şeyler normal. Uzun mesafelerde zihninize fazla güvenmemeli ne yapacağınızı gerçekten öncesinde iyi biliyor olmalısınız. Ki ben iyi bir planlama yaptığımı düşünmeme rağmen hata yapıp bir jeli atlamıştım. Jeli almak için artık çok geçti. Çok oyalanmadan ama fazla da kasmadan bu noktadan da yavaşça ayrıldım. Artık geriye düz bir zeminde son 4.5K'yı koşmak kalmıştı. Bu noktada yoldaki bir çok koşucunun takdirine mazhar oldum. Tebrik eden, hatta alkışlayanlar oldu. 25K koşan birisi bu zorlu parkurda 55K koşmak ne demek iyi biliyordu. Ben de sona yaklaştıkça bu havada, bu parkurda 90K, 160K koşmanın ne demek olduğunu artık daha iyi biliyordum. Bu mesafeleri yarışan herkesi çok takdir ve tebrik ediyorum. Gerçekten büyük iş.
Varış anı.
Foto: Şengül Uz
Sakin bir koşunun ardından son bir kaç basamak merdiven ile tarihi mekanların arasından İznik merkezine ve varış alanına giden yola girdim. Artık varış takı uzakta görülüyor seyirciler ve destekçilerden alkış sesleri geliyordu. Son on metreyi ellerim havada mutlu, hedefine ulaşmış ve bir o kadar da sağlıklı bitirdim. Son geçişi de 00:27:57 de yaparak bir saatlik sürenin altında bitirmiştim. İlk büyük mutluluğu hedeflediğim sürede koşmayı başararak yaşadım. Hedef tutmuştu. Toplam süre 6:29:33 idi. Daha sonra genel sıralamada 12. yaş grubunda 1. olduğumu öğrendim. Büyük bir başarı mıdır bilemiyorum ama bu tür parkurların başarılı isimlerinin bu etapta yer almıyor oluşu kürsüye  zemin hazırladı diye düşünüyorum. Kürsü görecek olmanın dışında tüm yarış genelinde önemsediğim ve kendi adıma başarı olarak kabul ettiğim tek şey ise bu kadar ağır bir parkur tecrübemin olmamasına rağmen, bu mesafedeki bir yarışı 6.5 saat gibi bir sürede bitirmiş olmak diye düşünüyorum. 
Foto: Pelin Börcek
Parkuru ağlattık mı, yoksa parkur mu bizi ağlattı bilmiyorum ama bir yarış daha tüm ekip olarak mutlu sonla ve sağlıklı bir şekilde bitmişti. Tüm haşmetiyle adeta dört mevsimi bir arada yaşatmıştı dağlar. Tıpkı Skywards'un birden başlayan ezgisindeki zil sesi gibi karın aniden başlaması, hızla yüzüme, kapüşonuma çarpan yağmurun bir süre sonra davulun ritmini andırması ve kulağımda uğuldayan rüzgarın trompet sesi ile yarışması gibi. Yarışın sonunda dağlar şarkı söyleyebilseydi ne derlerdi şimdi daha iyi anlıyorum. 

Bir kere onlar kendi havasını ve doğasını yaratıyor. Saygı duymalısın. 
Başına her an her şey gelebilir. Hazırlıklı olmalısın. 
Yol ya da yarış biter ama onlar hep orada ve sana hayat vermeye devam ediyorlar. Unutmamalısın.
Yaşamında olmazsa olmaz rolleri var. Dost kalmalısın.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder