9 Mayıs 2019 Perşembe

GORDION YARI MARATONU




Otoditaktizm* denilince aklınıza ne geliyor? Hemen akla gelen bir şey yok dimi? Kendi kendine öğrenen demek. Peki kendi kendine öğrenmek ne demek? Adı üstünde öğrenmek için herhangi klasik bir öğrenim metodunu kullanmadan, bulduğu her kaynaktan yararlanarak kişisel gelişimini sağlamak demek. Böyle kişilere de Otodidakt* deniliyor. Peki bu basit bir iş mi? İşte burası kişiden kişiye değişiyor. Bazı kişiler için bu temel bir öğrenim metodu iken bazılarına göre ise anlamsız ve klasik öğrenimin yerini tutmaz. Bu kavramla tanışmam yaptığım  antrenmanlarda neyi, nasıl, ne kadar, nerede, ne zaman yapmalıyım sorularını kendime sorup cevaplarını internette ve kitaplarda araştırmaya başladığım zamanlarda olmuştu. 
Koşuya ilk başladığım günden bu yana kendi kendime öğreniyor ve geliştirmeye çalışıyorum. Ne kadar yol aldığıma ise artan yarış çeşitliliğine, antrenmanlardaki dayanma ve  toparlama sürelerime göre karar veriyorum. Ara sıra biraz daha geriye dönerek aradaki farkın büyüklüğünden gelişimin ne yönde olduğuna bakıp değerlendiriyorum. Bütün bunları da kendi kendime yapıyordum. Tüm eğitim hayatıma yansıttığımı söyleyemesem de bazı konularda bilmeden bu yöntemi kullanıp gelişimime katkı sağlıyormuşum. Yani ben de en azından koşular konusunda bir otodidakmışım da haberim yokmuş. Peki! Ne önemi var, çok mu büyük avantaj? Genelleme yapılabileceğini sanmam ama en azından ilginizi çeken konularda öğrenme isteğiniz sizin sınırlarınızı belirliyor. Ne kadar obur olacağınıza kendiniz karar verebiliyorsunuz. Öğrenmenin yaşının olmadığını biliyordum da şeklinin önemli olmadığını da ilgi alanımı yönetmeye çalışırken kendiliğinden öğrenmiş oldum. 
Peki niye bu yazıya konu ettim? Daha önce yarı maratonlarım ile ilgili hiç yazı yazmamıştım. Koştuğum son yarı maratonumu içimde sindirip değerlendirirken bunun hakkında bir rapor yazmalıyım ve bana katkısını not etmeliyim diye düşündüm. Hatta bunu geçmiş yarı maratonlarıma bakarak gözden geçirmeli ve bazı önemli noktaları hatırlamalıyım diye düşündüm. Hem belki bakarsınız böylece bazı benzer otodidaktlara da kaynak olmuş olur bu yazı diye düşündüm...  


Yarım porsiyon maraton, yarım özen maraton mu demek...
Tabi ki asla böyle değil. Yarı maraton koşmanın da kendi içinde ayrı bir dinamiği var. Yol koşularında mesafe kısaldıkça hızlar artıyor ve sonunda hızdan dolayı en az bir maraton bitirmiş kadar yorucu olabiliyor. Aynı parkurda bir önceki yıl koşmuş bile olsanız o seneki iklim şartlarından, moral şartlarınıza kadar bir çok şey yarışınızın nasıl geçeceğine etkili olabiliyor. Bazen yarış öncesi gece uykunuzu tam alamamak, sabah iyi bir kahvaltı yapamamış olmak, yeterli su tüketiminizin olmaması gibi sebepler rakiplerinizin bir tık önünde ya da arkasında olmanız için yeterli sebep olabiliyor. Hatta bazen koşu için seçtiğiniz kıyafetin bile önemi oluyor. Havayı iyi tahmin edememekten kalın giyip terlemek ya da hareket kısıtlılığı oluşturmak, ince giyinip üşümek ya da yağmura maruz kalmak gibi durumlara maruz kalabiliyorsunuz. Yarışlar için şartları düşündüğünüzde aslında her biri için yarışa özel bazı koşullar mevcut. Yarış öncesi bazı rutinler benzer iken bu işleri rutin olarak düşünüp minik hatalar yapmanız mümkün. Örneğin hatırlamakta güçlük çekmem dediğiniz bazı şeylerin yola çıktığınızda aklınıza gelmesi yarış için konsantrasyonunuzu baştan etkileyebiliyor. Hele bunlar bazı yarışlar için gerekli teknik malzeme, cip, göğüs numarası gibi olmazsa olmaz malzemeler ise durum daha vahim hale gelebiliyor. Yani yarı maraton yarı özenli koşu demek değil asla. En az bir maratona çıkacak kadar özenle hazırlanılması gereken ciddi bir disiplin. "Nasıl başlarsa öyle gider" düsturundan yola çıkarak her bir yarış için koşu öncesi hazırlıklar, yarış sırası dikkat edilmesi gerekenler ve sonrasında uyulması gerekenler gibi en azından üç bölüme ayırıp, her bölümü de kendi içinde detaylandırarak listeleri oluşturmakta fayda var. Böylece her şey daha kolay ve emin olun daha şık olur.

Yıllar içerisinde hatırı sayılır miktarda 21K koştum. Bunların çoğu antrenmanlarda. Bir kaçı ise yarışlarda. Gordion yarı maratonu’na gelmeden önce madem öğrenme günündeyiz hangi yarış benim için ne anlam ifade etti damağımda, zihnimde ne tat bıraktı, bana ne öğretti bunlardan kısaca biraz bahsetmek istiyorum.

Runtalya Yarı Maratonu, 04.03.2012 Antalya
Bu benim ilk yarı maratonumdu. Henüz koşmaya yeni başlamış. Başta bir kaç küçük 10K yarışına katılmış, bu yarışa katılmak için düzenli bir antrenman dönemi geçirip daha iyi koşabilmek için bu yarışa özel ilk koşu ayakkabımı bile almıştım. Henüz nasıl ayakkabı seçmem gerektiğini bilmiyor sadece marka ve numaya odaklanıp bir numara büyük mü küçük mü iyi olur diye dertleniyordum. Elbette ayakkabı da önemli ama numara ya da markasından daha önemlisi kaç kilosunuz, yarıştaki hedef pacesiniz nedir, yere basma şekliniz (ki bazen bu bile belki çok önemli değil) nasıl, koşu ekonominiz iyi mi ve bunlar sizi nasıl etkiler gibi unsurlar daha önemli. Bu yarış öncesinde bunları henüz yeni yeni öğreniyordum ve hangi bilginin daha kıymetli olduğunu deneyimleme sürecindeydim. Yarış bittiğinde odaklanmam gereken şeyleri daha iyi biliyordum. Düz sayılabilecek, mart aylarında koşulması ve Akdeniz iklimi olması nedeniyle zor olmayan bir iklimde 1:42:19 gibi bir sürede yorgunluğun belirgin olduğu bir hissiyatla ama çok mutlu bitirmiştim koşuyu. Beni ayakkabıların değil disiplinli bir çalışmanın iyi koşturacağını artık daha iyi anlamıştım.
Ekipman önemli ama antrenman ve koşu ekonomisi daha da önemli.


Runatolia YM

Bozcaada Yarı Maratonu, 12.05.2012 Bozcaada
Her zaman ilki zordur derler. Bir kez başardığınız bir şeyi yeniden başarma isteği çoğu koşucunun vazgeçilmez arzusudur. Ben de benzer bir arzu ile hemen sonrasında Bozcaada Yarı Maratonuna kaydoldum ve koştum. Yarıştan bir gün öncesinde minübüs tutup parkuru gezdiğimizde Bozcaada'nın Roller Coster tabir etmek yerinde olacak inişli-çıkışlı parkurunu görünce gözüm korkmuş ve ilk yarı maratonu bitirmiş olma duygusunun verdiği öz güven anında yerle yeksan olmuştu. Peki koşmadım mı? Tabi ki koştum. Sadece 10 dk daha geç 01:52:12 gibi bir sürede bitirerek. Bu yarış benim için hep bahsedilip durulan ama elle tutup gözle görülemeyen "duvarla" tanışma partisi oldu. Bugün gibi hatırlıyorum. 17. Km'de sanki gerçek bir duvara çarptım. Daha sonraları ben Higgs Bozonu'na "Tanrı parçacığı" dedikleri gibi duvara da "Tanrı'nın eli" demeyi daha doğru buldum. Sanki biri geldi o an ensemden tuttu ve ne kadar çabalarsam  çabalayayım bırakın adımlarımı daha hızlı atmayı, aynı hızda atmayı bile başaramadım. İşte Tanrı'nın elinin yarışlardaki bilgi olduğunu o gün öğrendim. Eğer beslenme düzenimi sağlamak konusunda yeterli bilgiye sahip olsaydım, yarışta nasıl yönetir, dayanıklılığımı sağlamak için ne zaman ne tür desteklere ihtiyacım olur bunları daha iyi bilebilseydim o gün bunu yaşamayacaktım. Daha çok bilseydim ensemden tutması yerine sırtımdan iteklemesini sağlayabilirdim belki. Ama işte herkes her şeyi kolay yoldan öğrenmez, öğrenemez.
Bilgi koşmaz, koşturur.

Bozcaada YM

Eymir Yarı Maratonu, 16.09.2012 Ankara
Aynı yıl içinde üçüncü yarı maratonu koştum. Daha antrene olmanın verdiği hazırım duygusu ve hazır yarış var koşalım hissi ile katıldığım bir yarıştı. İlk defa bir yarışta pacer tabir edilen, daha klasik adıyla tavşan atletleri takip ederek koşmayı denediğim bir yarıştı. Her hangi bir pace kontrol çabam olmadan sadece öndeki atleti takip etmek anlamına gelen bir yarış kurgulamıştım kafamda bu kez. Başta istediğim gibi giden süreç belki pacer'ın da acemiliği ile sonlara doğru giderek hızlanan temponun da etkisiyle bana zor gelmeye başladı. Giderek takip edemez hale geldim. Enerjimi toplamam ve aynı hızlarda gidebilmeye konsantre olmam daha zor olmuştu. Pacer daha erken, bense geç bitirdim. 01:46:31. Daha sonra pacer ile koşmaya alışmak için uzun süre saatimin hayalet koşucu modunu kullanarak, kendime belli pace'lerde, sabit hızlarda kalma antrenmanları yaparak zihnen adapte olmaya çalıştım. Şimdilerde artık adım hızlarımdan ortalama kaç pace'de gittiğimi saate bakmadan bile üç aşağı beş yukarı bilebiliyorum. O zamanlar bunu yapabilmem kolay olmuyordu. Pacer takip etme işinin sanıldığı kadar kolay olmadığı ortadaydı. Hele yetersin antrenman düzeyindeyseniz ya da pacer kaliteli değil ise. Bu nedenle daha sonraları hep kendi pacer'lığımı kendim yaptım.
Zaman sana uymaz sen zamana uyacaksın. 

Eymir YM

Newbalance Yarı Maratonu, 01.06.2014 Eskişehir
Bu satırları yazarken bir taraftan da Anuer Brahem’in The Austanding Eyes of Rita (Rita'nın Kışkırtıcı Gözleri) albümünün The Lover of Beirut (Beyrut Aşığı) parçasını Metro’da giderken dinliyorum. Dördüncü yarı maratonu yazmak için güzel bir ruh halindeyim. Adeta bu yarış öncesinde hissettiğim gibi artık olmuşsunuz ve yaptığınız işte hataya yer yok hissiyatı veriyor ezgiler. Görece daha tecrübeli ve koşu hakkında daha fazla şey bilen birisiyim. Antrenmanlar daha bilinçli. Zaman yönetimim daha ustaca. Yanlış hatırlamıyorsam Ankyra Kulübümüzün yeni kurulduğu yıllardaydı ve büyükçe bir ekip olarak Eskişehir'in yakınlığını da fırsat bilerek trenle yarışa gittik. Eskişehir'in ilk olmasından dolayı biraz organizasyon karışıklığı var ama kimse dert etmiyor. Bu yarışta biraz daha hızlı olabilmek ve artık o zamanın psikolojik sınırı 1:40'ı geçebilmek için koşmak istiyorum. İyi durumdayım ve yarışa oldukça motive başlıyorum. Başta kontrollü başlayıp sonra hızlanma niyetindeyim ama hava durumu da belli ki benimle aynı düşüncelere sahip. O da başta açık ve iyi başlıyor ikinci yarıdaysa neredeyse sırılsıklam edecek kadar baskın bir hal alıp yağmur indiriyor. Yarış bittiğinde sudan çıkmış balık misali ve hafif hafif başlayan hipotermi ile uğraşmak zorunda kalmıştım. Havanın nasıl olabileceği üzerinde başta hiç tahmin yürütmemiştim. Sonucu üzücü oldu. Tabi ki hedefi de tutturamadım. Yarış anında moralim bozulmuş ve hava ile çok içsel mücadele etmiştim. Yarışı bırakmadım, kopmadım belki ama hızımı ve moralimi etkilemesine de izin verdim.

Havalar nasıl olursa olsun, ucunda ölmek yoksa senin havan yerinde olsun.

New Balance YM

Vodafone Yarı Maratonu, 07.04.2019 İstanbul
Çok uzun bir ara yarı maraton yarışı koşmadım. Kah sezon olarak iyi zamanlar geçirmemekten kah başka yarışlara odaklanmaktan. 2019 yılını daha çok ultralar yılı olarak belirlemiştim. Kışın maraton ve ultra yarışlarının hazırlığını yapmış olmam ve aynı zamanda çalıştığım şirket adına koşacak olmanın verdiği motivasyonla tabiri caizse hiç hesapta yokken bu yarışı koştum. Baştan beri anlatmaya çalıştığım hesaplı ol, kitaplı ol, programlı ol laflarını çok havada bırakan bu yılın iki yarışından biri oldu bu koşu. Yarışa giderken de belli bir hedef yoktu ancak kendimi artık daha iyi tanıyor ve antrenman düzeyime güvendiğim için yıl içi hedeflerinden olan 1:35'in altına inebilirim dediğim bir yarış olmasını ümit ediyordum. Konaklama işi için son dakika organizasyonu yakmak konaklamanın adeta fecaat ile bitmesine neden oldu. Resmen beşinci sınıf bir otelde oldukça kötü şartlarda konaklamak zorunda kaldım. Berbat bir uyku ile üçüncü sınıf benzinlikte yiyebileceğiniz bir kahvaltı ile güne başladım. Ama artık ortam şartlarının moralimi bozmaması konusunda daha deneyimliydim ve gerçekten de tüm sorunları yok saymayı başarabildim.  Yarış anı geldi çattı. Pace, tahmini süre kafamda netti. 1.35 için gerekli olan hedef pace'de gidecek eğer iyi hissedersem her beş kilometrede hedefi revize edecektim. Aynen de böyle oldu. Sonuç 01:31.25. Hedef sürenin de altında ve gerçek anlamda psikolojik bir duvar da yıkarak koşmuştum. 
Azimle defekasyon, duvarda perforasyon. :)


Vodafone İstanbul YM
Sıra geldi Gordion Yarı Maratonuna... 
Gordion Antik şehrinin, UNESCO Dünya Kültürel ve Doğal Mirasları arasında yer alabilmesi için Şule Çınar, Birsen Aktugan ve Hilal Oğuzer tarafından başlatılan ve farkındalık oluşturabilmek için 2017 yılından itibaren Ankara'nın Polatlı ilçesi Gordion Yassıhöyük mevkiinde organize edilen Uluslararası 10K ve 21K Yarı Maraton koşusudur. Henüz bu yıl ikincisi düzenlenen organizasyona bakılırsa ileride adından çok söz ettirecek bir  yarı maraton olma yolunda emin adımlarla ilerlediği ortada.

Geçmişte olan bitenle başlayalım...
2018 yılının yine mayıs ayında bu yarı maratonu kayıtsız olarak koşmuştum. O yıl koşup koşmamakta bir türlü karar veremediğim için kayıt zamanını kaçırmış ve kayıt dışı koşmuştum. Karasızlığımın sonucu olarak kayıtsız koşmaktaki hatam büyük ama koşmaya karar verdiğim son anda da burnumun dibindeki bir yarışı kaçırmak istememiştim. İlginç bir anıdır yarış sırasında kayıt için ücret ödemediğimden koşu performansımı ve sağlığımı da riske atma pahasına parkur üzerindeki su istasyonlarından hak etmediğimi düşünüp hiç su almamıştım. Yanımda götürdüğüm 500 ml suyu yarış sonuna kadar idareli kullanmıştım. Yarışa o kadar hazırlıksız gitmiştim ki saatimin pili bile yaklaşık 6K da bitmiş ve parkur zamanımı tam olarak ölçememiştim. O yıl koşan ve benden önde bitiren arkadaşlarımın süresinden tahminle 01:45:00 gibi bir sürede bitirdiğimi tahmin etmiştim. Yarış sonunda üzüldüğüm başka bir konu ise bugüne kadar gördüğüm en orijinal bitirme madalyasını alamamış olmaktı. 

Peki ya bu yıl...
2019'da da bu yarışa katılma konusunda kararsızdım ancak bu kez kararsızlığım hazırsızlıktan değil tam tersi bir önceki yıla göre daha iyi bir hazırlık ve yarış sezonu geçirdiğim için yarışı koşma konusundaki sezon yoğunluğundan dolayı idi. Geçen yılın eylül ayından bu yana ultramaratonlar için yaptığım hazırlık, Antalya Maratonu, İstanbul Yarı Maratonu, Alanya Ultraİznik Ultra derken üst üste epey bir yarış ve hazırlık dönemi geçirdim. Yıl başından bu yana 950 km koşmuştum. Bazı yıllar bütün yıl boyunca bu kadar km bile koşamadığım oluyordu. Her koşucunun kulağındaki küpelerden biri de sakatlık riskidir. Fazla yarış koşmuş olmanın verdiği tedirginlik de eklenince yarış koşma konusundaki karasızlık da daha belirgin oldu ancak bu yıl için hedeflediğim son iki yarış öncesinde bu yarı maratona katılmanın iyi bir hız antrenmanı olacağını ve yaş grubunda dereceye girebileceğimi (hatta ne yalan söyleyeyim :)  ödül alabileceğimi) düşünerek son anda katıldım. 

Gordion Yarı Maratonu, 05.05.2019 Polatlı
Bu yarış Gordion Antik Kenti ve tümülüslerin bulunduğu Ankara'nın Polatlı ilçesinin Yassıhüyük Mahallesinde koşuluyor. Yukarıda da bahsettiğim gibi bu yıl ikincisi koşuldu. Geçen yıla göre daha coşkulu ve katılımcı sayısı daha fazla idi. Ankara'lılar için parkura ulaşım konusunda organizasyon tarafından detaylı bir program düzenlenmiş ve yarışın ilgili linkinde paylaşılmış. Diğer kentlerden de gelecekler için konaklamak isteyenlere alternatifler sunulmuş ve parkura ulaşımlarının muhtemelen kendi araçları ile olacağı tahmin edilmiş. Ankara'dan ya da diğer kentlerden gelmek isteyip de Polatlı'ya kadar gelebilenlerin parkura kadar ulaşmak için taksi alternatifinden başka bir yol yok gibi. (Yanılıyorsam organizasyon beni düzeltebilir.)
Yarış alanının başlangıcı Mİdas Tümülüsünün hemen önünden başlıyor. Startın hemen yanında ise müze ve park alanında kurulmuş fuar alanı var. Yalnız bu alışık olduğunuz bir fuar alanı değil. Burada spor malzemeleri satışından çok yerel halkın yaptığı ürünlerin teşhiri ve satışı yapılıyor. Finiş sonrası bu alanda dinlenip, çimlerin üzerine uzanabiliyor, alanda kurulan canlı müziğin keyfini çıkarabiliyorsunuz. Şahsen daha sessiz bir ortamı tercih ederdim ama gençleri düşününce bundan da zevk alan birileri var sonuçta. Yerel ürünlerde satın alıp koşu sonrası dinlenmek için bu alanda katılıma bakıldığında yeterli gibi. Henüz çok profesyonel anlamda işletilen yapılar değil bunlar ama zamanla her şey daha da oturacaktır. (Tabi beklentiler sınırsız. Çocuklarını bir iki saatliğine emanet edebilecekleri bir şey düşünülmüş olsaydı belki çocuklarımız ile de birlikte gelebilirdik, onlar da burayı görebilirdi diyen bir aile ile konuştuk. Zor. Ama olmaz mı? Belki olabilir. Unuttuğum bu noktayı eklemek isterim. 15.05.2019)
Parkur Eğim Grafiği

Yarış parkuru ne düz ne çok eğimli. Başlangıç ve bitiş noktası aynı olan rotaya sahip parkurun ilk on km'si düz geri kalan kısmı ise tırmanma ve inişten oluşan bir profile sahip. Yarı Maraton için baktığımızda toplam kazanımın 200m olduğunu görüyoruz. Evet suda koşmak kadar düz diyemeyiz ama göz korkutmaya da gerek yok. Yandaki eğim yüzdesine baktığımızda %2,5 luk bir eğim ile bu iniş ve çıkışlarında sert olmadığını göreceksiniz. Parkurun iniş, çıkış ve düz olarak koşulan kısmı adeta üçe bölünmüş durumda. Her üç kısım da %33lük bir uzunluğa sahip. Benim koşu kaydımda da bu kısımlar adeta yine üç eşit alana bölünmüş. Her birini 31.5 dakika gibi sürelerde koşmuşum. Parkur göz korkutucu gibi dursa da roller coster değil ve asla bir Bozcaada yarı maratonu parkuru kadar olamaz.

Yarışın startı sembolik bazı aktiviteler ile verildi. Gordios'un düğümünü Büyük İskender'in kılıcı ile kesişi sembolik olarak canlandırıldı ve ardından start için anonslar yapılmaya başlandı. Bu canlandırma güzel olmuş ama acaba seneye ne bulacaklar diye düşündürttü beni. Çünkü her sene benzer bir atraksiyona girmek gerekebilir. Anonslar sırasında dikkatimi çeken ise 21K'nın startı sonrası 10K startının verileceği bu nedenle 10K'cıların daha arkada sıralanmalarının istenmesiydi. Bir gurup koşucu bir türlü bunu anlayamıyordu, arkaya da gitmiyordu. Bir süre sonra anlaşıldı ki bunlar işitme engelli koşucular. Diğer koşucular tarafından el kol hareketleri ile durum anlatılmaya çalışıldı. Aklıma sonradan gelen acaba organizasyonun bu kişiler ile ilgili bilgisi var mıydı oldu. Belki bir rehber eşliğinde düzgün anlatılabilirdi. 
Çok geçmeden start verildi ve koşu başladı. Parkurun bir kısmı özellikle yerleşim alanından geçtiği için yaklaşık iki km gitmeye kalmadan burnunuza buram buram hayvan ve dışkılarının kokusu gelmeye başlıyor. Benim adıma hiç rahatsız edici değildi ama acaba dışardan gelen koşucular ne düşünmüştür diye aklıma takıldı. Bölge belki de bu koşuların etkisi altına girdikçe gelişen turizmin etkisi ile daha kabul edilebilir görüntülere sahip olabilir. Benim için rahatsız edici olan şey ise parkur yolu üzerinde yer yer asfalt yaması nedeniyle atılan hurda asfaltın sıcakla birlikte oluşturduğu koku idi. Tezek kokusundan daha rahatsız edici buldum. Belli ki aslında yol onarılmak istenmiş. Amaç iyi ama akıbet bence kötü olmuş. Belki onarım daha erken zamanlarda yapılsa asfalt da bu kokuyu oluşturmayabilirdi.
Yarışın başında 1 saat 30 dakikalık bir sürede koşabilmeyi hedefliyordum ama yarışın daha 5. km'sinde hedeflediğim süreye ulaşamayacağım belli oldu. İlk 10. km'deyse çok yorgun ve ruhen yarışı bitirmiş olarak hissettim. İlk yarıyı yorgun bitirmeme rağmen yarıştan kopmadım. Dönüşlerde rakiplere baktığımda yaş grubumda olduğunu tahmin ettiğim kişilerin benden oldukça önde olduklarını fark ettim. Çıkışlarda hızı fazla kesmeden dengeli gitmeye, inişlerde ise zaman kazanabilmek için biraz olsun hızlanmaya gayret ettim. sonunda 01:34:59 ile yarışı genelde 31. yaş grubunda 4. olarak bitirdim. İlk defa bir yarışta yarış öncesinde kürsüye çıkabilme umudu ile başladım ama kürsü kaçtı. Hem de oldukça açık ara kaçtı. Bir yarışın kazanılmasında ya da kaybedilmesinde elbette bunu hazırlayan faktörler vardır ama kürsü gelmeyişini kendi adıma havanın sıcaklığı, antrenmansızlık, parkurun zorluğu ya da diğer koşucuların daha iyi oluşu gibi olumsuzluk olarak değerlendirdiğim bu faktörlere bağlamayacağım. Bu kez en büyük sebep egom idi. Halen öğrenmem gereken çok şey olduğunu hatırlattı bu yarış bana. Hazırım demekle hazır olunmuyor. Koşarım demekle koşulmuyor. Bu yarışta profesyonel olmadığımı, yarışlarda kimseyle değil kendimle yarışmanın  daha önemli olduğunu ve bu gerçeğini asla unutmamam gerektiğini yeniden hatırladım. Hep söyleyip durduğum şeyi yapmayı bir kez daha unutmuştum.
Egonu evde unut, kibrini ağaca as.


Gordion YM


Bu sene madalyayı almayı başardık. :)

Foto: AFSAD


*Bilgiler internetten derlenmiştir.

28 Nisan 2019 Pazar

İZNİK ULTRA MARATONU ( NARLICA PARKURU 55K)

Skywards...Gökyüzüne doğru...
Sanki dağların çağrısı gibiydi bir zamanlar kulağımdan tınısı hiç eksik olmayan Terje Rypdal'ın Skywards albümündeki aynı adlı parçası. Aniden bir zil sesiyle başlayan müzik ilk başta irkilmenize neden olur, hemen ardından gelen güçlü trompet ve elektro gitarın ustaca yorumu ile birden ruh durumunuz değişir. Fondaki hızlı ve güçlü davulun ritmi ile sona doğru bazıları için kulağa hiç alışılmadık gelen ezgilerle biter. Ezgiler kulağıma dolarken hava alanındaydım, müziğin tınısı ile hem huzur buluyor hem de hafta sonu olup bitecekleri düşünüyordum. Eğer gerçekten  Terje'nin başka bir albümünün adı gibi "Dağlar  şarkı söyleyebilseydi" (If Mountains Could Sing) acaba bana bu hafta sonu ne söylerlerdi diye çok merak ediyordum. İşte bunu öğrenmek için az sonra İznik'e, gökyüzüne doğru yola çıkacaktım...

Dileyenler bu noktadan sonra yarış başlığından devam edebilirler.

Yolculuk.
Yeni arkadaş da
edindiğimiz doğrudur.
Önde Gözde,
arkada sağda Alper.
İznik'e gitmek için uçak yolculuğunu tercih ettim zira Ankara'ya kara yolu ile çok uzak bir mesafede olmamasına rağmen dönüş yolunda araba kullanmak zorunda kalma düşüncesi ya da otobüste hareketsiz uzun süre oturma fikri beni baştan çok germişti. Aslında sanırım çoğu kişi Ankara-Bursa arası uçak seferlerini pek bilmiyor. Belki yeni başlamış da olabilir ama nedense benim ilk aklıma gelen şeydi ve gidiş dönüş çok çok hesaplı bir fiyata bilet bulunca tercihi bu yönde kullandım. İznik hava alanı daha çok İznik tarafına yakın. Yaklaşık 25 km. Hava alanına inince İznik yönüne giden bir otobüs ya da yer hizmeti yok. Taksilerin yaklaşık 90-100TL gibi bir ücret karşılığında sizi İznik'e bırakmasını sağlayabilirsiniz. Hatta bizim gibi yeni arkadaşlar ile tanışıp İznik'e taksi ile birlikte giderek masrafı paylaşabilirsiniz. Bir diğer alternatif ise Hava alanına on dakika mesafede olan Yenişehir'e gidip oradan saat başı kalkan minibüsler ile İznik'e gidebilirsiniz.

Konaklama.
Bu konuda gerçekten erken davranmakta fayda var zira otel sayısı az ve bu organizasyon için gelenlerin sayısı ile İznik'e hafta sonu için gelenleri hesaba kattığınızda konaklama için yer bulmakta zorlanabilirsiniz. Ya da yarış başlangıç-varış noktasına daha uzak yerlerde konaklamak zorunda kalabilirsiniz.

Kayıt...
İznik'e Cuma öğlenden sonra vardık ve taksiden iner inmez kayıt alanına geçerek hem zorunlu malzemeler hazır yanımızda iken kayıt işini aradan çıkarmak istedik hem de otelin fuar alanına uzaklığı nedeni ile aynı yolu bir kez daha yürümek istemedik. Saat yaklaşık 14:00 gibiydi ve kayıt alanında çok fazla bir kalabalık yoktu. Artık dağ maratonlarının fuar alanlarında görmeye alışık olduğum stantlar, marka ve yarışçılarını hemen fark etmeye başlamıştım. Belediye önündeki güzel organize olmuş ekip, ne yapmanız gerektiğini gösterir tabela ve bilgilendirme notları sayesinde benim gibi bu yarışa ilk defa katılanlar için bile hızla olaya adapte olmanız sağlanmıştı.Önce bir form dolduruyor ardından da zorunlu malzeme kontrolüne geçiyordunuz. Kısa bir beklemenin ardından malzeme kontrolüne varmadan önce arkadaşlarla karşılaştım ve sıkı bir kontrol yapıldığından hatta malzemelere tek tek bakıldığından bahsettiler. Aslına bakarsanız Bu tür uygulamalar bize sinir bozucu gibi geliyor ama bunu çok merkezli düşünmekte fayda var. Bu malzemeler hakikaten yılların tecrübeleri sonucunda böyle bir işe kalkıştığınızda başınıza gelebilecek şeyleri önlemek, en azından sizin sağlığınızı size yardım gelinceye kadar idare etmenizi sağlayacak malzemeleri içeriyor. Ben bu tür sıkı denetimleri kesinlikle doğru buluyor ve onaylıyorum. Ve organizasyona bu konuda taviz vermediği için teşekkür ediyorum. Her şeyden önce bu uygulamayı organizasyonu yapmaya çalışan ekibin, herkesin sağlığını en üst düzeyde düşündüklerini gösteren güzel bir uygulama olarak değerlendiriyorum. Hangi parkura katılacağınıza göre önceden hazırlanmış standart malzeme listesindeki malzemeler tek tek incelendi ve onaylandı. Bu konuda bazı arkadaşlarımız üç dört kez eksik malzemeleri için gidip gelmek zorunda bile kaldı. Takdir etmekle birlikte kendi aramızda "abarttılar artık" şakasını bile yaptık ama bunda ne kadar haklı olduklarını ertesi gün görecektik.

Malzeme...

Henüz dağ maratonlarında yeni olduğum için çok çeşitli malzemelerim yok. Bu nedenle yarış öncesi fuar alanlarını biraz da malzeme çeşidini arttırabilmek için fırsat olarak görüyorum. Zira çok olmasa da bazı ürünlerde indirimler olabiliyor ve başka zaman ayırmak istemediğiniz kaynağı o anda ayırabiliyorsunuz. Ben de böyle yaptım ve Salomon S/Lab Sense 6 SG ve Salomon Bonatti Pro WP JKT yağmurluk aldım. Her iki ürüne de o yarış için ihtiyacım olduğunu düşünmüyordum ama sürekli hava durumu konusunda yapılan ya da yapılamayan tahmin demek daha doğru beni dağ başında hazırlıksız yakalanmak konusunda tedirgin ediyordu. 
Ayakkabıyı alırken karar vermem kolay oldu ancak yağmurluk için Aykut Çelikbaş'tan yardım almam gerekti. Avrupa'daki bazı yarışlarda kullandığınız malzemenin teknik kalitesi bile önemli ve o teknik özelliği karşılamayan bir ürün ile parkura çıkmanıza izin verilmiyor. Örneğin UTMB'de parkurlar için minimum 10000 Schmerber'lik su ve rüzgar geçirmezliğe sahip ürünler tavsiye ediliyor. Bir sonraki hedeflerimden biri olan yurt dışı bir yarış için en az bu özelliğe sahip bir ürün almayı zaten düşünüyordum ve aldım. Ayakkabıyı yarış sırasında kullanmadım ama yağmurluğu yeni malzemeyi yarışta deneme mottosuna rağmen denedim. Ayakkabı ile ilgili gözlemlerimi belki bir sonraki yarış raporunda yazarım. Yağmurluk ise gerçek anlamda hakkını verdi diyebilirim. Sanki uzun süredir giymişim de benimmiş hissinin yanında, yağmur ve su geçirmezlik konusunda benden tam not aldı. Sırt kısmındaki özel kesimi ile yarış sırasında değişen hava şartlarına göre direkt çanta üzerinden de giyilebiliyor. Başta ince görüntüsü ile acaba iş görür mü dedirtiyor ancak bu özelliği 194 gr'lık ağırlığıyla önemli bir avantaja dönüşüyor. Su geçirmez fermuar sistemi, su geçirmez cep sistemi de diğer avantajları. Ürünün detaylı incelemesi için şu videoyu izleyebilirsiniz.


Önde zeytin ağaçları, arkasında yar.
Bedri Rahmi Eyüboğlu (Sitem)
Kayıt bittikten sonra tişörtlerimizi almak için yaklaşık beş yüz metre ilerideki ortaokula kadar gittik. Bu sırada etrafta çini işiyle uğraşan ve satan dükkanların da önünden geçip etrafa bakabiliyorsunuz. Bu yol için o anda biraz söylendim açıkçası ama sevimli ortaokul öğrencilerinin bizi kapıda buyur etmesi ruhumu yumuşattı. Sanırım organizasyon ekibi çocukları da bu işin birer paydaşı yaparak geleceğe dair bir miras bırakmak istemişler. Pek de yerinde olmuş. Umarım herkes benim gibi düşünmüştür. Alınan tişörtler sonrası otele dönerken müthiş göl manzarası ile güneşi batırmak harika bir hava yarattı. 


Kayıt, tişört alımı, alış-verişler ve otel girişini de hallettikten sonra yeniden start alanına gelip az sonra başlayacak 160K'nın startını izledik. Dile kolay Cuma günü 19:00'da başlayan yarış neredeyse 15-20 saate yakın sürecek ve gece boyu koştuktan sonra ertesi gün bizlerle birlikte finish göreceklerdi. Başlangıçlarını görüp onlara desteğimizi sunduktan sonra kendi yarışıma odaklanmak ve malzemelerimi hazırlayıp dinlenebilmek için otele döndüm. 
Ertesi gün büyük bir gündü. Ama ne büyük...

Bu raporu çok da uzatmamak adına yarışa hazırlık dönemini, konaklama yerleri, yarış öncesi brifing ve parkur profili ve özelliklerini yazmayı pas geçiyorum. Yarışın strava kaydına bu linkten ( https://www.strava.com/activities/2304882490 ) ulaşabilirsiniz.



Yarış,
Sabah inanılmaz güzel bir havaya uyandık. Otelin kahvaltı salonundan müthiş manzaraya bakınca her şey iyi olacak diye düşünmeden edemiyor insan. 

Ayasofya Camii'nin önünde
köpeciklerin eşliğinde sabah fotosu.
Güzel bir kahvaltı sonrası yarış parkuruna gidebilmek için yola koyuldum. Ayasofya Camii'nin önünden, organizatörlerin belirttiği hareket saatinde kalkan minibüslere biniyorsunuz. Yolculuk yaklaşık yarım saat sürüyor. Sabah Ankyra ekibi ile birlikte doluştuğumuz minibüs bizi start alacağımız Narlıca ilçesine yarıştan yarım saat önce getirdi. Sabahın aksine yol boyu yağan yağmur biraz sonra başımıza geleceklerin habercisi gibiydi. Start öncesi bir köy kahvesine girdik. Bizden önce varmış kişilerin kimi kaslarını esnetiyor, kimi oturmuş zamanın gelmesini bekliyor, hava ve yol tahmini üzerine konuşmalar yapıyordu. Eminim köy kahvesinin bu hali sadece yılın bu zamanı ve bu günü böyledir. Sair zamanlarda kahve  önlerinde çayı, ellerinde gazetesi günün ölü zamanlarını geçirmekle meşgul orta yaş ve üzeri insanlarla doludur. Garip olan Narlıca'dan kimsenin olayı yadırgadığı yok. Sekiz yılda alışmış gibiler. Belki de sadece bana garip geldi.

Eyüp bir gazete ve köşesinde yazan yazıyı gösterdi. Ön sayfası müthiş, :) malum fotolar, kenarda altta bir söz. Oldukça felsefi. Hatırladığım kadarı ile  “ Varacağı noktaya en hızlı giden değil yavaş ve kararlı giden kazanır” diyordu söyleyen de adını hatırlamıyorum, doğru ise tarihteki ünlü felsefecilerden biri idi. O an güldük geçtik. Varış noktası için adeta motto olması gereken her şeyi barındırıyordu içinde. Yavaş git ama iyi git.
Soldan sağa: Eyüp, Ürün, Ahşan, Bekir, Ayla, Lütfi, Ben, Pelin.
Bu sene parkur başlangıcı Narlıca içinde kısa bir tur ile dar patika yollarına girmeden hemen önce sıkışmaları engellemek için biraz uzatılmış. Daha önce bu parkurda koşmadığımdan başta bu benim için hiçbir şey ifade etmiyordu. İlk aklıma takılan saate kaydettiğim rotada km ve parkur yönünü bulmamı ne kadar etkileyeceği idi. Yarış içinde bunun yüklü rotaya bir etkisinin olmadığını gördüm. Kısa bir ısınmadan sonra Ankyra SK ile start öncesi klasik başlangıç fotomuzu aldık. Bu yıl Ankyra SK ile özellikle 55K parkuruna güçlü ve oldukça fazla bir katılım gösterdik. Artık parkuru ağlatabilirdik. Hava açmış, yarış için start anonsları verilmeye başlamış ve müziğin sesi kulakları sağır edecek düzeye varmıştı. Yarıya yakını yeni koşucu olan yarış güzel bir coşkuyla başladı. Saatlere bastık ve yola koyulduk.

Başlangıç-Müşküle,
Yarış öncesinde hep duyarsınız parkur şöyle, parkur böyle ama ayaklarınız o parkura girmeden o yokuşu gözünüzle görmeden, o inişleri deneyimlemeden asla o parkurun sizin için ne ifade ettiğini bilemezsiniz. Ultramaraton parkurları doğası gereği bana insanın hayatında boyunca o ana kadar serebellar (kabaca denge ve motor beceriler merkezi diyebiliriz) yetenekleri ile ilgili ne kadar çok şey biriktirdiğini gördüğü ve hatırladığı imtihan alanı gibi geliyor. Siz unutmuş olsanız bile beyninize kazınmış bu serebellar yetenekler asla unutulmuyor. Eğer çok konservatif bir hayat yaşamış el bebek gül bebek büyümüşseniz son on yıldır koşuyor olsanız bile orda burda düşe kalka büyümüş, haylaz bir çocukluğu olmuş üç dört senedir koşan birinin size göre daha iyi bir el-kol göz-ayak koordinasyonu olup parkurda sizi yetenekleriyle zorlayabileceği bence aşikar. Tıpkı bisiklet sürmeyi öğrenip yıllarca binmeyen birinin ilk binişte hatırlaması gibi.
Parkurun başındaki bu uzatılmış alanı geçer geçmez doğaya karışacağımız hafif bir eğim ile başlayan ve zeytinlik tabir edilen yerlere geldik. Birden patika yollarına düşmüş olmakla birlikte baştaki bu parkur uzatma işinin ne kadar isabetli olduğunu anlamış oldum. Başta çok hızlı başladığımı düşünmüyordum ama önümde görece daha yavaş insanların olması sabırsızlanmama neden oldu. Bir iki açık alanda bir iki kişiyi daha geçince rahatça ilerlemeye başladım. Henüz daha yarışın başındaydık. Meşhur ip inişi ile inilen yere geldiğimizde parkurun darlığı, ıslaklığı, yerlere düşmüş ağaç, dal ve yapraklarının yarattığı kayganlığın etkisi ile önümdeki kişi sırt üstü düştü ve aşağıya doğru kaydı. Onun iyi olduğunu anlayınca ikinci iniş kısmında onu geçmem gerektiğini düşündüm ve pardon diyerek solundan yaklaştım ve bir anda ayağım kaydı. En az iki takla atarak ben de aşağı doğru kaydım ve bir ağaca çarpıp hızımın kesilmesi ile durabildim. Kaymam ile düşmem adeta bir oldu. Üç saniyelik bir iyi miyim değerlendirmesinden sonra sağ dizimden gelen acı dışında bir şey hissetmediğimi fark ettim. Çalıların arasından kendimi kurtarıp patikaya çıktım ve o an aklıma gelen ilk şey gazete de ki söz oldu. :) Sabah mesajı alamamıştım. Kendimi dikkatli olma ve serebellar yeteneklerime pek fazla da güvenmemem gerektiği konusunda telkin edip, yarışa devam ettim. Canım yanmıyordu ama düşmenin verdiği hafif gurur kırıklığı ve şanslı olma lüksü ile yola devam ettim.
Kısa bir süre sonra patika koşuları konusunda çok deneyimli olduklarını düşündüğüm Alper, Elena, Ata, Emre gibi isimlerin arkasında yer aldım. Ara ara geride, ara ara yanlarında pek de pace kaygısı olmadan sadece onları takip edebilecek şekilde koşmaya odaklandım. Artık daha çok parkura odaklanıyor hızı otomatik pilot gibi ekibe göre ayarlıyordum. Yarış öncesi strateji cut-off sürelerinin yarım saat daha altında kalacak şekilde kontrol noktalarını geçerek en en iyi tahminle yaklaşık 6.5 saat civarında bitirmekti. Yedi saatte biterse de iyi, yedi buçuk saatte de biterse iyi idi ama beyindeki çapa altı otuzda idi. 
Daha önceki yarışlarda yaptığımın aksine bu kez planı
numaranın üzerine yazmıştım. Yarış öncesi parkur değişiklikleri nedeni ile
ben de bu değişiklikleri karalayıp yeniden yazmam gerekti. Yarış sırasında
bu bana hatırlayamama olarak geri döndü.
Stratejiyi kabaca göğüs numarasına yazmıştım. 55K parkurunda Süleymaniye etabına karar toplam cut-off süresi organizasyonca 6 saat olarak verilmişti. Düşününce bu süre bana çok uzun geldi. Zira 90K ve 160K' cıların bile bu alanı yaklaşık 4 saatte geçmesi bekleniyordu. Ben de ikisinin ortasında bir ayarlama ile Müşküle'ye kadar olan alana 1.5 saat Müşküle-Süleymaniye arasına da 2.5 saatlik bir cut-off süresi belirledim. Amacımsa bu sürelerden daha iyi geçebilmeye çalışmaktı. Müşküle kontrol noktasına geldiğimde kontrol noktasını bir anda geçmiş bulundum. Hedefte burada beklemek vardı ama etrafta su veya bir destek noktasıymış gibi bir hava göremeyince hız kesmeden ve durmadan bu noktayı geçtim. Zaten su takviyesi yapmaya da ihtiyacım yoktu hatta fazla suyum bile vardı diyebilirim. Bu yarışta ayarlamayı beceremediğim noktalardan biri bu oldu. Havanın da etkisi ile olsa gerek yanımda hep içebileceğimden  daha fazla su taşımak zorunda kaldım. Su konusunda fazla tedbirli davrandım. Müşküle geçişi için başta belirlediğim süreden daha az bir zaman olan 01:15:43 ile geçtim.

Müşküle-Süleymaniye, 
Parkurun en zor kısmının benim için burası olacağını düşünüyordum. Genel itibari ile çıkış dominant bir alandı ve zorlanabilirim diyordum. Bu zorlu alanı beslenmeye önem vererek atlatabilmeye çalıştım. Yarış öncesi beslenme stratejisi için kontrol noktalarında katı beslenme (kraker, tuzlu fıstık, kek ve su takviyesi) ve kontrol noktalarının arasında jeller ile destek yapmayı planlamıştım. Müşküle sonrasında İlk jeli aldım ve düşüncem çıkışlar için de bir avantaj sağlayacaktı. Hakikaten de öyle oldu çoğu kısımda hız kesmeden koşarak çıkabilmeyi başardım. Çok sert bir iki alan dışında çıkışlar hafif de olsa koşu ağırlıklı geçti.  Çıkışlardan başka bir zorluk da hesapta olmayan yağmurdu. Müşküle çıkışından hemen sonra hafif hafif yağmur başladı. Başta yeni yağmurluğu giyip giymemekte kararsız kadım. Önümde giden Alper'e bakıyordum ve O hiç bir şey yokmuş gibi yoluna devam ediyordu. Ben de öyle yaptım ama sonra eğer ıslanırsam ve üşümeye başlarsam enerjimi bir de ısınmak için harcamak zorunda kalacağımı ve hipotermi başlarsa bunu durdurmanın daha zor olacağını düşündüm. Sınırlarımı bilmiyordum ve riske girmek istemedim. Yağmurluğu çantadan tek hamle ile çekip hızla üstüm başım yeterince ıslanmadan giydim. Hemen konfor sağladığını fark ettim. Daha iyi hissediyordum. Bu havada fazla ısınıp terleyerek su kaybetmeyeceğim ortadaydı bu nedenle sırtımda durmasının da sakıncası yoktu. Kısa bir süre sonra yağmur artmaya yollar da biraz daha kaygan ve yapışkan olmaya başladı. Sabırla ve acele etmeden bu kısmı hedeflediğim 2.5 saatin çok altında 01:10.19 de geçtim. Başta belirlediğim cut-off süresi korkum nedeni ile çok olmuş. Bu da parkurun belirsizliği ve acemilik işte. Süleymaniye kontrol noktasına varmadan kısa bir zaman önce son çıkışlarda Alper de gözden kaybolmuştu ve ben artık hızlı ekipten tamamen kopmuştum. Bundan sonrası benim için kendimle yarışacağım ve hızımı ayarlayacağım bir yarış olarak geçecekti. Tam bunu düşünürken Elena arkalardan gelip beni son çıkışlarda yakaladı. Kendime yeni bir destek noktası bulduğumu düşünerek Süleymaniye kontrol noktasına girdim. Ben ikmalleri yapıp bir şeyler atıştırana kadar Elena noktadan çıktı ve gitti. Bense henüz desteğimi alamamıştım. O ara Polat'ın "Abi senden önde olan yok muhtemelen birincisin, (sanırım yaş grubunu kastediyordu) en kötü yaş grubunda kürsüdesin sakın bırakma" sözlü desteğini duydum. Ne yalan söyleyeyim iyi geldi. Hemen çıkıp yola koyuldum ama çıkar çıkmaz yönü de işaretleri de göremedim ve 1-2 dk kadar zaman kaybettim sanırım. Uzun yarışlarda çok kafaya oynamıyorsanız bu küçük zaman kayıplarının inanın önemi yok. İşaretleri farketmemle birlikte asfalt olarak devam eden küçük bir ayrımla yeni bir yola girdim. Yağmura, çamura ve tırmanışlara rağmen bu etabı çok dinç bitirmiştim.

Süleymaniye-Derbent,
Tırmanış devam ediyordu ve yağmur yerini artık kara bırakmıştı. Evet yanlış okumadınız kar. Sadece kar olsa o da iyi. Rüzgar ile birlikte suratınıza suratınıza çarpan ve sizi üşüten bir kardan bahsediyorum. Belli ki yarışın en zor etabı burası olacaktı. Sabah içimi umutla dolduran güneşten eser yoktu. O an aklımda Süleymaniye-Derbent arasındaki tepe noktaya henüz çıkmamış olduğum ve eğer tepelerde böyle karlı ise en az bir saat kadar benzer bir havada koşacağım düşüncesi geldi. Havanın ağırlığı yetmezmiş gibi bir de parkurun çamuru başa bela olmaya başlamıştı. Yaklaşık on beş yirmi dakika sonra bacaklarımı hissetmediğimi far ettim. Sanki gövdem uzayda yüzüyormuş gibi bir koşu hissi yaşıyordum. Ara ara 160K'dan olduğunu düşündüğüm yolda durmuş üstüne  yağmurluk geçirmeye çalışan kişileri gördüm. Yüzüme çarpan karın soğuğundan korunmak için buffımı balaklava gibi suratıma geçirip yağmurluğun kapüşonunu iyice önüme çektim. İşte zorunlu malzemelerin neden gerektiği, belki de sizi hayata bağlayacak ekipmanlar olmasının önemi burada ortaya çıkıyor. Bir önceki gün sıkı kontrol olmasa belki çok kişi çok sıkıntı yaşayabilirdi. Benim de bu alanı geçmeme destek yeni aldığım yağmurluk oldu. Aksi halde yarışı bitirmem mümkün olamazdı. Bir süre sonra kar yüzünden gözlüğümü de çıkarmak zorunda kaldım çünkü artık soğuk nedeni ile buharlaşıyor ve bir şey göremiyordum. İşin en zor yanı da bu oldu. Benim gibi miyop olanlar için görüş mesafesinin düştüğü zamanda bir de işaret takip etmek, yeri kontrol etmek çok zor. Zaten kısa bir süre sonra ağırlaşan parkurda bastığım alanı net seçememekten ikinci kez düştüm. Ufak kirlenme ve sıyrıklarla atlattım ama o andan sonra bu alanı koşmaktan çok kaymak ile geçireceğimi anladım. Gariptir ki çok zorlanmama rağmen bu kısımda Elena'ya yeniden yaklaşmıştım. Çok rahatsız edici olmayan bir mesafeden onu takip ediyor, bastığı yerleri kendime referans alıyor ve hızımı ayarlamaya çalışıyordum. Başta çamurlu alanlara girme konusundaki tedirginliğim sayesinde kayboldu ve o giriyorsa ben de girebilirim diyerek ardından devam ediyordum. Kışın yaptığım kayaklar işte burada çok işe yaradı. Demiştim ya siz unutsanız bile serebellar sistem unutmuyor diye. Basit bir şekilde ayak atış ve basış şeklimi öne doğru atarak her adımda biraz olsun kaymayı ve hatta bundan yararlanmayı başardım. Buna yine yarış öncesinde Bekir hocam'dan iniş için taktik alırken göndermiş olduğu bir linkteki "arazinin her özelliğinden koşmak için yararlanabilirsiniz" cümlesi ilham kaynağı olmuştu. Gariptir sonrasında gerçekten zor olan bu kısım "en çok keyif aldım" dediğim yer oldu. Üstelik bitirmeyi beklediğim 2 saatlik dilimin altında 01:48:56'lık bir sürede geçtim ve Derbent'e vardım. 
Derbent'de kontrol noktasında bizi çorba ve pilav sürprizi karşıladı. Burası benim için iyi bir dinlenme noktası oldu çünkü yağan kar, kayan yol nedeni ile yorulmuş ve üşümeye başlamıştım. İki kase çorba bir tabak pilav ilaç gibi geldi. İçeride ikmalleri yapıp ısındıktan sonra fazla da oyalanmadan Derbent'ten de çıktım. Tüm kontrol noktalarındaki destekçilere, organizasyon ekibine ve gönüllülere teşekkür ediyorum. Onlar bu tür yarışların gizli kahramanları.

Derbent-Çamdibi,
Derbent'ten sonraki kısım ağırlıkla iniş olarak geçecekti. Toplamış olduğum enerji ve moral ile başladım. Kar durmuştu. Yağmur yoktu. Bu noktadan sonra 25K, 35K koşucularının da parkura dahil olması ile daha kalabalık bir grupla koştuk. Ara ara tanıdığım insanlarla da karşılaştık. Parkurun çamur ağırlığı başlarda devam ediyordu belki yarıya yakını böyle geçti. Yarıya yakını ise çamur ancak rahatsız edici olmayan bir şekildeydi. Derbent'e kadar kontrol noktalarının aralarında üç tane jel almıştım. Toplamda beş adet jel alacaktım ve her birinin üzerine hangi sıra ile alacağımı yazmıştım. 40. km'ye geldiğimde kafeinli sonuncu SİS jelini aldım. Kafeinliyi en sonda alacağımı bildiğimden artık jelim kalmadı diye düşündüm. İnişlere için destek oldu, enerji verdi. Bir ara Emre ile yeniden karşılaştık. Geriden gelip öndeki ekibi ucundan yakalamıştım. Bir süre birlikte gittik. İnişlerde iyi gidiyor ama düzde ve hafif çıkışlarda artık yorgunluk emareleri gösteriyordum.  45.km'de yorgunluğum arttı. Jelim bitti diye bildiğim için yanımdaki Züber'i yemeye başladım. Ne ara dört jel almıştım bir türlü kafam basmıyordu. Çamdibi'ne kadar enerjim sınırda yetti diyebilirim. İmdadıma eşimin telefonu yetişti. Varışa yaklaşık 10K kala "yaş grubunda birincisi sensin, yakın takipçin ile aranda yarım saat var, dilersen kendini zorlama" dedi. Ben de aynen öyle yaptım. Enerjim bitmişti ve sadece inişlerde hızlanmaya harcadım. O andan itibaren süreye ve geçişe odaklanmadan sadece yarışın biteceği zamanı düşünmeye başladım. Çamdibi'ne geldiğimde yine 2 saat civarında geçmeyi düşündüğüm kısmı 01:46:50 ile geçmiştim.

Çamdibi-Varış,
Çamdibi kontrol noktasına gelmeden öncesindeki son iniş oldukça sertti ve enerjimi iyice tüketmişti. Kontrol noktasına vardığımda karşılama ekibine "insan bu kadar mı acıkır kardeşim" dediğimi hatırlıyorum. Onlar da evlerine on günlük mesafeden yorgun ve aç gelmiş misafir gibi ne varsa önüme koydular. Hatta bir ara birilerinin "sarmadan da ye" diye ısrar eden sözlerini duydum. Üstüme başıma bakınırken birden kemerimde kalan son bir jel fark ettim. Demek sırayı kaçırmış ve birini almayı atlamıştım. Yarışlarda bu tür şeyler normal. Uzun mesafelerde zihninize fazla güvenmemeli ne yapacağınızı gerçekten öncesinde iyi biliyor olmalısınız. Ki ben iyi bir planlama yaptığımı düşünmeme rağmen hata yapıp bir jeli atlamıştım. Jeli almak için artık çok geçti. Çok oyalanmadan ama fazla da kasmadan bu noktadan da yavaşça ayrıldım. Artık geriye düz bir zeminde son 4.5K'yı koşmak kalmıştı. Bu noktada yoldaki bir çok koşucunun takdirine mazhar oldum. Tebrik eden, hatta alkışlayanlar oldu. 25K koşan birisi bu zorlu parkurda 55K koşmak ne demek iyi biliyordu. Ben de sona yaklaştıkça bu havada, bu parkurda 90K, 160K koşmanın ne demek olduğunu artık daha iyi biliyordum. Bu mesafeleri yarışan herkesi çok takdir ve tebrik ediyorum. Gerçekten büyük iş.
Varış anı.
Foto: Şengül Uz
Sakin bir koşunun ardından son bir kaç basamak merdiven ile tarihi mekanların arasından İznik merkezine ve varış alanına giden yola girdim. Artık varış takı uzakta görülüyor seyirciler ve destekçilerden alkış sesleri geliyordu. Son on metreyi ellerim havada mutlu, hedefine ulaşmış ve bir o kadar da sağlıklı bitirdim. Son geçişi de 00:27:57 de yaparak bir saatlik sürenin altında bitirmiştim. İlk büyük mutluluğu hedeflediğim sürede koşmayı başararak yaşadım. Hedef tutmuştu. Toplam süre 6:29:33 idi. Daha sonra genel sıralamada 12. yaş grubunda 1. olduğumu öğrendim. Büyük bir başarı mıdır bilemiyorum ama bu tür parkurların başarılı isimlerinin bu etapta yer almıyor oluşu kürsüye  zemin hazırladı diye düşünüyorum. Kürsü görecek olmanın dışında tüm yarış genelinde önemsediğim ve kendi adıma başarı olarak kabul ettiğim tek şey ise bu kadar ağır bir parkur tecrübemin olmamasına rağmen, bu mesafedeki bir yarışı 6.5 saat gibi bir sürede bitirmiş olmak diye düşünüyorum. 
Foto: Pelin Börcek
Parkuru ağlattık mı, yoksa parkur mu bizi ağlattı bilmiyorum ama bir yarış daha tüm ekip olarak mutlu sonla ve sağlıklı bir şekilde bitmişti. Tüm haşmetiyle adeta dört mevsimi bir arada yaşatmıştı dağlar. Tıpkı Skywards'un birden başlayan ezgisindeki zil sesi gibi karın aniden başlaması, hızla yüzüme, kapüşonuma çarpan yağmurun bir süre sonra davulun ritmini andırması ve kulağımda uğuldayan rüzgarın trompet sesi ile yarışması gibi. Yarışın sonunda dağlar şarkı söyleyebilseydi ne derlerdi şimdi daha iyi anlıyorum. 

Bir kere onlar kendi havasını ve doğasını yaratıyor. Saygı duymalısın. 
Başına her an her şey gelebilir. Hazırlıklı olmalısın. 
Yol ya da yarış biter ama onlar hep orada ve sana hayat vermeye devam ediyorlar. Unutmamalısın.
Yaşamında olmazsa olmaz rolleri var. Dost kalmalısın.


9 Nisan 2019 Salı

ALANYA ULTRA MARATONU (TAURUS 48K)



Dağlar
Başım dağ, saçlarım kardır,
Deli rüzgarlarım vardır,
Ovalar bana çok dardır,
Benim meskenim dağlardır.

Şehirler bana bir tuzak;
İnsan sohbetleri yasak;
Uzak olun benden, uzak,
Benim meskenim dağlardır.

Kalbime benzer taşları,
Heybetli öter kuşları,
Göğe yakındır başları;
Benim meskenim dağlardır.

Yarimi ellere verin;
Sevdamı yellere verin;
Yelleri bana gönderin;
Benim meskenim dağlardır.

Bir gün kadrim bilinirse,
İsmim ağza alınırsa,
Yerim soran bulunursa:
Benim meskenim dağlardır.


Sabahattin Ali.

Başlarken...
Nedense koşmaya başladığım ilk günden bu yana çocukken evimizin hemen yanında bulunan ufacık bir bayırı koşa koşa inip çıkan hallerim gözümün önünden hiç gitmez. Kendimi dağlarda yada yollarda koşarken o zamanlardaki hallerime benzer dertsiz, tasasız bir çocuk gibi hisseder ve bulurum. Daha ultramaratonlara başlamışken Kaz Dağları'na çıktığım, yöreyi gördüğüm günden bu yana aklımda hep bir gün o dağlarda koşmak vardı. Hatta bölgede tatil bile yapıp bisiklet ile  epey bir kısmını gezdim diyebilirim. Sabahattin Ali yukarıdaki şiiri yazdığında hangi ruh halindeydi ise sanırım ben de bir süredir başladığım bu ultramaratonları koşarken aynı ruh halindeyim. O neden dağları mesken belledi bilemem ama ben de bir süredir İDA'nın çağrısından sonra Alanya dağlarında da bana göz kırptığını düşünüyor ve bu dağlarda koşmayı istiyordum. Bu nedenle Alanya Ultra'nın 48K'lık etabını koştum.
Sabahattin Ali'nin bir dönem yaşadığı Edremit'in namı diğer Kaz Dağları'ndaki İDA Ultra Maraton koşusunu dilerseniz buradan okuyabilirsiniz. Yarışın sadece etaplarını merak edenler Yarış kısmından devam edebilirler.


Hava alanında uçak beklerkene, iki uyuşmuş kertenkele. :)
Alanya yolculuğu keyifli başladı. Gidiş yolculuğunun araçla uzun sürme ihtimali, her şey bittikten sonra geri dönüşte araba kullanma eziyetine katlanmamak için Alanya'ya uçak ile gitmeyi tercih ettik. Gazipaşa hava alanına inecek ve oradan da Alanya'ya servis ile gidecektik. Aynen de öyle oldu. Uçuş kısmı sorunsuz geçti tek zorluğu gece geç bir saatte Alanya'ya inmekti. Servisi bulmamız ise kolay oldu zira Gazipaşa hava limanını cep kadar bir yer. İlk şoku bize servis şoförü yaşattı. gideceğimiz otelin sokağına giremeyeceğini bir km geride bırakacağını söyledi. Gece gece şaka gibi. Servisi organizasyon sitesinden ücret yatırarak kiralamıştık ve kim kimle nasıl anlaştı bilmediğimiz için sadece biz gideceğimiz yere odaklanmıştık. Neyse ki servis sorumlusunun telefonu vardı ve gece yarısı aramak zorunda kaldık ve durumu anlatıp sorunu çözmesini söyledik. Sorun iki dakikada halledildi ama buraya organizasyon için not düşmekte fayda var. Belki başka kişiler de ya da duruma hakim olamayan yabancı konuklar, sporcular da bu tür sorunlar yaşamış olabilir. Bu nedenle servis sorumluları ile önümüzdeki yılın organizasyonu için konuyu konuşmalarında fayda var.
İkinci şoku otele vardığımızda yaşadık. Yanlış bir rezerv yaptıklarını, pahalı bir odayı istemeden ucuza verdiklerini, dilersek az bir fark ile deniz manzaralı bir oda verebileceklerini söylediler. Otel Sea Port'da konakladık. Başta bozulduk ama hem gece olmasından hem de teklif edilen odanın kalitesinden kabul ettik. Bu sorun da her iki tarafın anlayışı ile halledildi. Geç kayıt yaptırdığım için organizasyonun önerdiği otellerde yer bulamadım. Bu nedenle eğer yarışa katılmak isteniyorsa otel kısmında da hızlı davranmakta fayda var. 


Kertenkele rüya aleminde .
Ah! keşke birinci olsam. :)
Sabah güneşli bir güne uyandık. Ankara'nın sıkıcı ve boğucu havasından sonra burası adeta ilaç gibi geldi. Güzel bir kahvaltıdan sonra küçük bir güneş banyosunu hak ettiğimi düşünerek otelin balkonunda Alanya'nın henüz yakıcı olmayan güneşine kendimi Arizona Kertenkelesi gibi bıraktım.
Biraz kemiklerim ısınınca kayıt için dışarı çıktım ve hemen yakınımızda olan stant alanlarına gittim. Henüz her şey yeni yeni kurulmaktaydı ve bir iki standı gezip bilgi aldıktan sonra Bakiye Duran'ı gördük."Cesaret Yalnızdır" isimli kitabı için stant açmıştı ve satıyordu. Henüz okumadığım için ben ve eşim adına imzalattığım kitabını aldım. Ardından çok hoş ve uzunca bir sohbet yaptık.

Kayıt...
Kayıt anısı. Foto: Şengül Uz
Soldan: Tayfun,ben ve Lütfi
Organizasyonun kayıt kısmı süperdi. Tarihi Kızıl Kule içindeki loş bir ortamda oldukça ilgili ve güler yüzlü bir ekip ile karşılaşmak süper oldu. Malzeme kontrolünün eksiksiz yapılması ve özen gösterilmesi dikkat ettiğim noktalardan biri oldu. Yarışın neredeyse başından sonuna görüntü yakalamaya çalışan ekibin orada da yer alması yarış bitikten sonra kendini videolarda görme şansını yakalayanlar için de hoş sürprizler oluşturacak  bir detaydı. Kayıt kalabalık bir ortamda yapılmadı. Oldukça sakin bir şekilde kayıt olduktan sonra henüz kurulmak üzere olan start-finiş takının önünde fotoğraf çektirdim. Daha sonra Ankyra Triatlon SK ekibinden arkadaşlarımla buluşarak onlarla da aynı fotoyu tekrarladık. 
Bir gün sonra bu takın altından ilk geçişte zamanı başlatacak ve sonraki geçişte zamanı durduracağım.
Heyecan dorukta. Hareketlere yansımış.
Yarış öncesi öncelikle yapılması gereken bütün işleri bitirince işin biraz sosyal tarafına bakıp yarış günü ve saatine kadar ki süreyi Alanya'da yaşayan dostlarımızla ve orada gelmiş olan arkadaşlarımızla geçirmek için plan yaptık.

Eğlence...
Yamaç Kafe'den limanın bir görüntüsü
Yarıştan bir gün önce kadim dostlarımız Tonguç, eşi Gülizar ile eşimin ev arkadaşı Özlem ve eşimin ressam hocası Mehmet Bey hep bir araya geldik. Mehmet hoca Alanya’lı olması hasebi ile bizi bi güzel gezdirdi yedirdi, içirdi. Burada bahsetmeden geçemeyeceğim kaledeki Yamaç Kafe'nin ıspanaklı gözlemesi, karpuz, kabak ve bir çok meyvenin el yapımı reçeli mükemmeldi ve yedik, tattık. Seneye yolunuz düşerse mutlaka uğrayın. Hatta küçük miktarlarda ev için satın bile alabilirsiniz. Akşama kadar deniz ve güneşin keyfini çıkartıp akşamı limandaki Pupa Cafe'de hep beraber sohbet ederek geçirdik. Benim aklım bir yandan az sonra başlayacak olan yarış brifinde de olduğu için onca yıl görüşememiş olsak bile beni anlayacaklarını düşündüğüm dostlarımın anlayışlarına sığınıp ara ara briften yararlandım. Hepsine çok teşekkür ederim. 


Brif...
Bu organizasyonun belki en kötü tarafı brifti diyebilirim. Brif öncesi parkura göre brifte nelerin anlatılacağı mail adreslerimize slayt dökümü şeklinde geldi. Bu süperdi fakat gönderilen mailden de anlayabileceğimiz detayların aynısını yansıya bakarak okuyup aktarmak orada bulunan kişilere kanımca hiçbir şey katmadı. Açık alanda, (Rıhtım Kafe bahçesinde) olabildiğince gürültülü ve ilgisiz bir topluluğa bir şey okumak gereğince sıkıcı bir eylem. Bunun yerine yarışta nelere dikkat edilmesi gerektiğini tek tek söylemek daha verimli ve önemli. Kimsenin kontrol noktaları arası kaç km ve yükseklik nedir ve kontrol noktalarında ne vardır merak ettiğini zannetmiyorum. Çünkü azıcık deneyimi olan kişiler bile artık bu tür bilgilere daha yarış öncesinde ilgili linklerden erişebiliyorlar. Belki bu resmi ve olması gereken bir prosedür bilemiyorum ama içerik zenginleştirmek ve can alıcı noktaların altını çizerek önemle anlatmak daha önemli. Benim için dere geçişi, kayalık çıkışı, sert iniş gibi şeylerin hatırlatılmasının, hava durumunun, mümkünse ayrıntılı rüzgar, yağmur, kar, güneş gibi tahminleri saatleri ile birlikte verilebilmesi daha önemli.

Parkur...
Alanya Ultramaratonu  kendi içinde 4 ayrı uzunluktan oluşan Alanya Ultra 73K, 3720m, Taurus Dağ Maratonu 48K, 2690m, Keykubat Dağ Koşusu 28K, 1600m ve Alaiye 17K, 975m koşularını  içeriyordu. Ben 48 km'lik Taurus Dağ Maratonu kısmını koştum.

"Yörüklerin izinde, Torosların Zirvesinde" mottosuyla bizleri çağıran koşu bir yanında deniz, diğer yanında yükselen mis gibi havası ile dağ ve çam ağaçları içindeki harika manzaralarıyla 48K parkuru adeta büyüleyici idi. İnsanoğlu bir garip. Zaten bir elin parmağını geçmeyen sayıdaki dağ koşularının içinde  şimdiye kadar koştuğum  en zor olanı bu idi. İlginçtir bu parkurda koşmaktan keyif aldım. Neden olduğunu söyleyeyim. Çünkü zor. Ve sadece ben değil bitiren herkes kendine uzatılan mikrofonlara çekmiş olduğu zorluk derecesine rağmen garip bir şekilde bu işten zevk aldığını anlatıyordu. Galiba zorlu parkurları daha çok seviyoruz ve zevk alıyoruz.

Parkurun hazırlanmasına belli ki organizasyon çok emek vermiş. Benim katıldığım Taurus parkuru zemin özellikleri ile hemen hemen herkesin sevdiği ve sevmediği özelliklere sahipti. Kayalık çıkışlar, toprak inişler, sahil koşusu ki benim en sevmediğim kısım burası oldu, single track patikalar, mıcırlı ve asfalt yollar mevcuttu. İniş ve çıkış etapları dengeli ancak iniş etaplarının yarışı domine edebileceği bir profildeydi. Sert kayalık çıkışlar ile sert inişlerden oluşan kısımları ve özellikle dikkat gerektiren teknik düzeyi yüksek parkur. Yine de gözü korkutmuyor çünkü buralarda herkes kendi hızını kolaylıkla ayarlayabildiği için eğer özel bir aksilik yaşamazsa kimseye zarar verebilecek özellikte değil. Belki sahil etabını hemen bitiminde ki kayalıklara çıkarken kullanılan merdiven ve ipten yardım alınarak çıkılan kısımı buna örnek verebiliriz ama bildiğim kadarı ile buralarda bile kimseye bir şey olmadı.Özü itibari ile zor olduğu kadar insanlara aradığı hazzı veren bir parkuru var.

Hazırlık...
Bu yarış ile birlikte bunca zaman içerisinde tek seferde en uzun mesafeyi koşmuş oldum. Daha önce en fazla 42.2 K’lık maratonlar ve haricinde daha uzun bir koşum olmamıştı. Hele hele birde buna eğim grafiği eklenince koşunun kendi içindeki mesafe kavramı ve zorluk derecesi değişiyordu. Bu yarışta kabaca her 100m yükseklik kazanımı 1 km yol yarışı mesafesidir diye düşününce 48,5+19= 67,5K'lık bir düz yol maratonuna denk gelen bir mesafe koşacaktım. Bu mesafeler önemli çünkü dağ koşularında beklenilen hızı kestirmek ve onu sabit bir şekilde sürdürmek çok zor. Bitirme zamanından yola çıkarak 6:24:00 sürede biten 67.5 K lık yarışın ortalama pace’i 5.45 dk/km dır. Oysa dağda bu ortalamayı tutturarak koşmak mümkün değildir. Bu nedenle henüz acemiliğin de verdiği etki ile olası yarış süre ve pace tahminlerini yaparken geçmişte bu parkuru koşmuş kişilerin verilerinden büyük ilham alıyorum. Eski verilere bakmanın artıları ve eksileri var elbet. Bence parkurun neresinde hız kesmek gerektiğini bilmeye yaraması en önemli artısı. Parkurun rota ve eğim grafiğinin verildiği  yarışın ilgili sitesindeki gpx kayıtlarını indirseniz bile parkur özelliklerini tam olarak anlamanız genellikle mümkün olmuyor. Çünkü onlar ham veriler. Oysa parkur üzerinde birinin koşmuş olması o parkurun kodlarının kanımca çözülmüş olması anlamına geliyor. Verisine baktığınız kişiler hızlı ya da yavaş, nasıl olursa olsun bence kendi hızlarında yavaşlayıp hızlanmış olmaları bu verilere bakınca kabaca parkuru daha iyi anlamanızı sağlıyor. Son zamanlarda bu verileri elde etmek aynı zamanda rakiplere bir veri kaçağı da sağladığı için daha önce  dereceye koşmuş kişilerin verilerine Strava gibi yerlerden artık pek ulaşamıyorsunuz. 
Yarış öncesi Strava kayıtları.
Bu yarışa hazırlanmak için bir iki küçük dikkat edilmesi gereken nokta dışında özel bir strateji belirlemedim. Sanki bir düz yol maratonuna hazırlanırmış gibi hazırlandım. Hatta yeni Antalya'da maraton koştuğum için sanki taper haftasındaymışım gibi volümleri çok büyük tutmamaya çalıştım. İki yarış arasındaki üç haftalık dönemde sadece sekiz koşu yaptım ve toplamda yaklaşık 100K koştum. Hafta içi yapılacak antrenmanlardan birinin arazide olmasına gayret ettim. Hafta sonu uzunları mutlaka arazide yaptım. Özellikle interval gibi bir çalışma yapmadım. 

Koşu Cetveli.
Yarış öncesinde mental hazırlığıma büyük katkı sağlayan her Ultra öncesi artık adet olduğu üzere yine bir tahmini koşu cetveli yarattım. Bunu organizasyonun kontrol noktalarını referans alarak hazırlamaya çalıştım. Kabaca ilk kontrol noktasında bir diğerlerinde üç dk kadar duracak şekilde her bir kontrol noktasını ne kadar zamanda geçmem gerektiğini ve kontrol noktalarında ne tür desteklerin olduğunu yazdım. En sert ve görece zorlanacağım noktaları işaretledim ve yine kilometre kilometre hangi pace’de koşacağımı yazdım. Burada ilk zorluk geçen senenin parkuru ile bu sene arasındaki mesafe farkı idi. Bu nedenle cetveli hazırlarken ilk 25.K'sine kadar geçen yılın parkur hızlarına sadık kaldım ama sonraki kısımları 48K den geriye doğru pacelerini  ve koşu dinamiklerini az çok tahmin ettiğim kişilerin geçmiş verilerine göre hesapladım. Hesaplayamadığım şey ise yarış start noktasının farklı olmasıydı. Bu işleri yarış sırasında zorlaştırdı.
Yarış...
Yarış sabahı starttan yaklaşık bir saat önce biten bir kahvaltı yaptım. Bu nokta için söylenecek çok şey yok herkesin kendine göre geliştirdiği bir başlangıç yeme içme alışkanlığı var. Ben genellikle ağır olmayan, özellikle şarküteri içermeyen, peynir, zeytin ve yumurtanın olduğu klasik Türk kahvaltısını tercih ediyorum. Bir fincan çay ve mümkün ise bir fincan filtre kahve içiyorum. Kahvenin bazı kişilerde idrar söktürücü özelliği oluyor bu nedenle daha önceleri denemiş olmakta fayda var. 
Otelin yakın olması start öncesi işler için zaman kazandırdı. Start alanına kolayca ulaştım ve yarış beklendiği gibi 07:00'de başladı. 
Yarışın parkuru altı etaptan oluşuyordu. İlk kısım hemen start sonrası kale çıkışı ve sonrasında iniş ile birlikte 5.5 K'lık etabı içeriyordu. Başlar başlamaz kale içlerine doğru sizi dik bir eğim ile  karşılayan parkur pek alışık olmadığım cinstendi. Hem herkesin bir anda koşmaya çalışması hem de oldukça dik bir alanda parkur üzerinde yer bulmaya çalışmak pek kolay değil. Bu etap Lunapark kontrol noktası ile son buluyor ve bu kısımda çok hızlı gitmemeye daha baştan kendimi yormamaya gayret ettim. İlk kontrol noktasına geldiğimde hedeflerime yakın bir sürede bu noktayı geçtim. Ardından kısa bir eğim sonrası uzun bir çıkış alanı içeren yarışın ikinci etabını koşmaya başladım.
Çoğunlukla kayalık bir zemin üzerinde çıkış ağırlıklı gerçekleşen bu alanda tek sıra halinde sabırla tepeye ulaşmaya çalışıyorsunuz. İlk kontrol noktasını 21. sırada geçtim. Daha sonraki ikinci kontrol noktasına kadar bu sert alanda bana göre çok yavaş bir şekilde ilerlememe rağmen çıkışta 13. sıradaydım. 
İlk kontrol noktasından sonra bu noktadan da tahmin ettiğim zamanın öncesinde ve oldukça dinç geçmiştim. Bunda başlangıçtan itibaren klasik yol yarışlarında ayrı olarak her bir kilometrede bir yudum da olsa su içmeye gayret etmemin ve jel kullanma sıklığını artırmanın etkisi büyüktü. İkinci kontrol noktasına varmadan bir km önce bir jel aldım ve o zamana kadar da 500 ml su bitirmiştim. Paşaköy'e kadar olan etap dik ve sonu merdivenlerle biten kayalık bir etaptan oluşuyordu. Hızların düşük, teknik olmaktan çok dayanıklı olmaya ihtiyaç duyulan bir etaptı.
Üçüncü kontrol noktasına varana kadar iniş çıkışlı ancak sert olmayan daha çok orman içi alanlar ve dağ sırtının bir yanında daha fazla koşmayı gerektiren bir parkurda koşuldu. Yer yer kısa sert çıkışlar ama yine teknik becerinin çok gerekmediği arazinin düzü denilebilecek bir özelliğe sahipti. Bu alanda bir kaç kez kısa çalılıklara takılıp dizimi ve kollarımı hafifçe yaraladım. Bu nedenle böyle alanlar çok teknik değilse de yine de dikkat isteyen özellikte. Kuruçay denilen noktaya geldiğimde hızla kraker, çok az muz, su ve tuz aldım. Yarışın en uzun etabı olan bu nokta bana zor gelmedi ancak sürekli iniş ve çıkışlar dilediğim şekilde hızlanmama izin vermedi. Bu noktada enerjiyi iyi koruma ve daha sonraki teknik inişlere ayırmak saklama fikri vardı. Yarışın belki de en sevdiğim iki etabından biri bu alandı diyebilirim. Kontrol noktasından çıkarken ayakkabımda minik bir taş fark ettim. Oturup onu çıkarmak için uğraştım. Belki de en uzun süreyi bu alanda geçirmişimdir. Bu arada uzun süre önlü arkalı gittiğimiz Rus koşucu beni bu noktada geçti. 

Yarış öncesi strateji  denemez belki ama kabaca dikkat noktaları oluşturmaya çalışmıştım. Mümkünse hiç bir noktada gaza gelmeyecek ve buna sadık kalacaktım. Ana strateji bu idi. Çıkışta, düz ya da inişte kendime hep bunu hatırlattım. Diğeri ise nabız kontrollü gidebilmekti. Yarış içinde uyamadığım şey nabız kontrolüm oldu. 155 bpm -160 bpm arasında bir ortalama ile gitmeyi hedeflediğim yarışta bunun biraz üzerine çıktım. İki nedeni olduğunu düşünüyorum birincisi antrenman eksikliği ikincisi parkurun özellikle çıkış ve iniş etaplarının sert oluşu.
Kuruçay kontrol noktasına kadar da üç kişi daha geçebilmiş ve 10. olarak istasyondan çıkmıştım. Taş işini hallettikten sonra yeniden koşuya başladım. Bu nokta yanılmıyorsam 72K'cıların ayrılma noktasıydı ve bu noktadan sonra önümde giden iki gençten başka kimse görünmüyordu. Giderek yaklaşıp onları da geçince önümde az ilerde Rus koşucuyu fark ettim. Giderek ara kapandı ve ensesine yapıştım. İtiraf etmek gerekirse yarışlarda rakibiniz olduğunu düşündüğünüz kişiler sizi gizli bir şekilde kamçılıyor. Belki nabız aralığımın yüksek olmasındaki gizli etken de bu olabilir. Yine iniş çıkış çok güzel alanlardan geçiliyordu ve Rus çıkışta yoruluyor ama inişlerde bana acımıyor mesafeyi kapattığı gibi bir de öne geçiyordu. Yarışın başlangıcında Soner ile konuşmamızı hatırladım. Soner bana "Hocam dikkatli olmak lazım bu yarışı çıkabilen değil inebilen kazanacak" demişti. Ben de belki bu güne kadar ilk defa gerçekten bir yarışmacı gibi davranıp kendimce taktik yapmaya çalıştım. Çıkışa geldikçe hızı yüklüyor düz de serbest bırakıyordum. Ve asla Rus'un ensesinden ayrılmayıp nefesini duyacak kadar yaklaşıp sürekli arkadan takip ediyordum. Dördüncü kontrol noktasına gelmeden önceki son çıkış noktasında kendi kendime dedim ki eğer psikolojik olarak bu noktada onu geçip öne geçemezsem tahminen aynı yaşta olduğumuzu düşündüğüm bu kişi beni inişte kesinlikle geçecek. Kontrol noktasından önce son bir hamle ile hızı artırdım ve sıkı bir fark açtım. Bir süre sonra hafif kıvrımlı yollarda geride kaldı ve gözden kayboldu. Yeniden Paşaköy kontrol noktasına diğer yarışmacılardan alkış ve destek sözleri duymak beni inanılmaz motive etti. Burada yine hızla sularımı tazeledim ve bir adet jel daha aldım. Hatta yeniden tuz alıp daha önce yaşadığım kramp sorununu yaşamamak için hazırlık yaptım. Biraz muz ve biraz kraker yedim. Bu noktadan sonra yol 27K'cılarla birleşiliyordu ve patika yine kalabalıklaştı. Bu noktaya  kadar iki kişi daha geçmiştim ve noktadan 8. ayrıldım. 
Önce geniş stabilize yol ve hafif eğimler, sonra dar single track ve ardından kayalık iniş ve sert dönüşlerin  olduğu belki de yarışın gerçekten en teknik etabına gelmiştim. Aşağı doğru salınma başlamıştı. Aslında teknik olarak en kötü olduğum alan bu iniş kısımları. Bu nedenle buralarda ne kadar istesem de çok hızlı gidebildiğimi zannetmiyordum ki yarış sonrası baktığım da kendime belirlediğim tahmini geçiş süresini en iyi geçtiğim alan bu etap olmuştu. Ara ara arkamı kontrol edip Rus efendi geliyor mu diye takip ediyordum ama sanırım pes etmişti. Bir ara ayakkabı bağımın çözülmek üzere olduğunu fark ettim. Sanırım kontrol noktasında iyi bağlayamamıştım. Durdum, eğildim ve ilk hamlemle bacağıma kramp girecek gibi oldu. Acıyla birlikte aniden doğruldum ve ellediğim bağın çözüldüğünü gördüm. Toprak bir alandan geçtiğim için bağlamadan koşmaya devam edip bacağımı kendime yakınlaştıracak bir kayalığa denk gelene kadar öyle devam ettim. Sonra bir kayalığa ayağımı koyup bağı bağlayarak inişe devam ettim. Burada da aklıma bir önceki gün Bakiye Duran ile yaptığımız konuşmadaki, 
B-Kaç kilosun?
T-70 kg. 
B-Peki ayağın yerden kaç cm kalkıyor? 
T-Yaklaşık 8-9 cm. 
B-Eh! işte serbest düşüşünü düşün 10 cm olsa 700 Newton ile yere vuruyorsun. Bunu bir de Ultra'da (200 km'ler civarından bahsediyor) 200 bin defa yapıyorsun. Dizler buna nasıl dayansın? diye sağlık sorunu yaşayan dizine iyi davranmadığını anlatırken ki sözleri aklıma geldi. O an biraz daha dayanın inanın siz ne derseniz onu yapacağım diye dizlerimle konuştuğumu fark ettim. Tam bitmeyecek bu inişler derken uzakta asfalt görünmeye başladı. Yine tam o anda telefon çaldı ve eşim, "Tolga Genelde 7. Yaş grubunda galiba 2.'sin" dedi. Biraz olsun rahatlattı ama önümdeki kişi ile olan zaman farkını bilemediğim için hızlanıp yavaşlama konusunda tam olarak karar veremedim. En zorlanacağımı düşündüğüm etabı tahminimden hızlı bitirmiştim. Bundan sonrasını akışa bırakacaktım. Son etap için beşinci kontrol noktasına geldim. 
Burada da su ve jel desteği yaptım. Görece düz, sahil ve ardından bir tırmanış ile bitecekti. Kontrol noktasından çıkınca neredeyse hemen başlayan sahil etabı başta biraz iyi gibiydi. Kısmen kum sert, su az. Ancak ilerilerde suyun, dalganın, kumun etkisiyle koşmak da yürümek de oldukça zor olmaya başladı. İşe yorgunluğu da ekleyince bitse de gitsek moduna geçiş başladı. Rahat koşabilmek için kumdan uzak, suya yakın durmaya çalışmak bir süre sonra yorucu oldu ve ara ara suya girmeye başladım. 


Her kontrol noktası için kendime verdiğim zaman sürelerini ve geçtiğim sürelerini yukarıda görebilirsiniz. Yeşiller tahminden iyi geçilen kırmızılar ise kötü geçilen süreler. İyi geçilen ile kötü geçilen arasında sadece 13 sn bir negatif süre mevcut. Bu da baştaki planlamanın genele vurulduğunda ne kadar isabetli olduğun gösteriyor.
Ağırlaşan ayakların da etkisiyle koşu kontrolden çıktı. Bütün bunların üzerine sahil etabının neredeyse tırmanış ile birleşmesi başta gözümü korkuttu. Çünkü iyice yorulmuş ayaklar ile kaybedilecek bir denge ile ufak da olsa kaza geçirmek mümkün olabilirdi. Neyse ki burayı da atlattık. Burada ki ana sorunlardan biri koşu dışında normalde halkın da bu noktayı kaleye çıkış için yol olarak kullanması. Bu noktada merdivende yada dar yollarda aheste dolaşan insanlarla karşılaşabiliyorsunuz. Derece için koşan insanlara sorun yaratma potansiyeli büyük. Kaleye doğru oldukça dik bir alanda çok da uzun sayılmayan bir alanda koşuyorsunuz ancak bu ve ardından gelen iniş sanki yarışın en uzun etabıymış gibi geliyor. Teleferik noktasına geldiğimde aşağıyı görebiliyor ama git git gidemiyordum. Dönerek inişler gözümde büyüdü ve bir ara yorulmuş olduğumu hissettiğim. Daha sonra fark edecektim ki bu noktayı da etap birincisi ile neredeyse aynı hızda inmişim. 
Koşu Cetveli
Dar kale sokak ve surlarının arasında denize sıfır inen bir merdiven ardından finişe çıkan bir diğer merdiven ile nihayet finiş takı karşımdaydı.
Beklediğim sürede, beklediğim gibi bir tempoda, beklemediğim derecede yüksek enerjide yarışı bitirdim. İlk cümlelerim bir daha burayı koşmam olmuştu. Ama bu yazıyı yazarken aynı hisleri kesinlikle paylaşmıyorum.
Finish Anı
İlk sonuçlara göre Genelde 7. Yaş grubunda 2. bitirmiştim fakat organizasyon kurallarına göre grupta genel sıralamaya giren koşucular var ise diğerleri bir sıra yukarı çıkıyordu. Ben de bu sayede yaş grubunda (50+) birinciliği aldım. Yarışa gelmeden önce madalya alabileceğimi tahmin etmediğim için dönüş uçağını erken saate almıştım. Bu nedenle kürsüye çıkamadım. Madalyamı yerime Tayfun arkadaşım aldı. Benim Rus ise ikincilikle yetinmek zorunda kaldı.

Seneler önce 2000 yılında dağ bisikleti ile geçtiğim alanları şimdi koşarak çıktım indim. O yıllarda ilk yarışımda ikinci turda tur yediğim için yarıştan alınmıştım. Şimdi koşarak bitirdim ve birinci oldum. Zaman, insanın sağlığına yapacağı yatırımın en iyi yatırım olduğunu görebilmek için ne güzel bir yol. O zamanlar sağlığımı bana dağ bisikleti veriyordu. Şimdi ise koşular. Buna şimdilerde araç olan ultralar ise, bu sıralar beni yaşatan en büyük dostlarım. 
Bu nedenle sanırım bir süre daha "Benim meskenim dağlardır". 

Soldaki Birincilik, diğeri bitirme madalyası
Not: Bakiye Duran'ın kitabını okumayı Mayıs ayında bitirdim. İlham almak isteyenler için oldukça etkileyici. Düşününce insan zaman bulamamaktan yakınma konusunda ne kadar kendini kayırıyor. Aslında her şey için zaman var. Bakiye ablanın zaman yaratma konusundaki becerisini ve zamanla bunun bir sistem yönetimine dönüşmesini okuyup da etkilenmemek mümkün değil. Keyifle ve bir solukta okunup bitirilecek insanın bu hayattaki yolculuğuna örnek bir hayat hikayesi. Kalemine sağlık. (Düzeltme: 14.05.2019)